7/10
·264 syf.··
Beğendi
·
2026 7. kitabı
·
116 günde okudu
·
Okunma: 18 Mayıs 2026 15:45
Alışkanlık yaratan, günlük davranışlarımızı etkileyen ürün ve hizmetlerin nasıl oluşturulduğunu açıklamaya çalışan bir eser... Günümüzde şirketlerin ekonomik değerleri yarattıkları alışkanlıkların gücüyle doğru orantılı şekilde belirleniyor. Sabah kalkınca Twitter'a bakmamız, boş vakitlerimizde Instagram'da gezinmemiz, bir şeyi merak ettiğimizde Google'a girmemiz gibi... Yazar kanca döngüsü adını verdiği süreç sayesinde şirketler büyük reklam kampanyalarına, yoğun pazarlama faaliyetlerine ihtiyaç duymadan ürün ve hizmetlerinin tekrar ve tekrar kullanılmasını sağlamakta, ürünlerinin kullanımını tüketicilerde rutin davranış haline getirmektedir. Kanca Modeli şekilde ifade edilen bu sürecin tetikleyici, eylem, değişken ödül ve yatırım şeklinde dört adet aşaması bulunmaktadır. Alışkanlık haline gelen ürün ve hizmetler sayesinde şirketler için müşteri başına kazanılan gelir artar, müşterilerin ürünün fiyatına olan duyarlılığı azalır, müşteriler aynı zamanda ürünün gönüllü pazarlamacıları hale gelir, ürünü tavsiye ederler, çevrelerine haberdar ederler. Bir ürün veya hizmetin alışkanlık haline gelmesi için bir sorunu çözmesi ve/veya bir ihtiyacı gidermesi gereklidir. Buna karşın instagram, twitter gibi uygulamalar başta eğlenme ve vakit geçirme gibi kullanılmakta iken sonrasında kullanılmaması halinde kişide rahatsızlık yaratan ürünler halini alarak kişide alışkanlık haline gelmektedir. Fakat alışkanlık haline gelen bir davranış bir anda meydana gelmez, belirli bir sürecin işlemesi ve davranışın tekrarlanması neticesinde alışkanlık haline gelir. Bu sürecin başlatan ise dışardan ve içimizden gelen tetikleyici işaretlerdir. Bir eylemin başlaması için o eylemi yapmak, üzerinde düşünmekten daha kolay olmalıdır. Alışkanlıklar düşünülmeden yapılan eylemlerdir. İster fiziksel
Kancaya TakılıncaRyan Hoover · Nova Kitap · 2022153 okunma
Karanlık ve aydınlık
9/10
·172 syf.··
Beğendi
·
2026 8. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 04 Mayıs 2026 01:46
Her zaman olduğu gibi öncelikle kitabı özetleyip sonra da kendi düşüncelerimi aktarmak istiyorum. Otomatik Portakal adlı kitap 1.bölümde Alex adında 15 yaşında bir genç ve onun çetesi ile yaptığı kötülükleri anlatmaktadır. Alex ve çetesi yaşlı veya genç farketmeksizin masum insanları döver,hırsızlık yapar,kadınlara tecavüz eder vs. Bunun gibi bir ton kötülük yaparlar ve bunları yaparlarken zevk alırlar,yaptıktan sonra ise herhangi bir pişmanlık duymazlar. Bir süre sonra Alex ve çetesi arasında anlaşmazlıklar olur ve bir soygun sırasında Alex'e ihanet ederler.Alex bu soygunda yaşlı bir kadını istemeden de olsa öldürmüş olur ama kadın saldırı anından önce polisi aradığı için çete kaçar ve Alex yakalanır. Alex yakalandıktan sonra kitabın 2.bölümüne geçmiş oluyoruz. Alex daha önce de benzer suçlara karıştığı için zaten polis gözetimindeydi ve topluma kazandırılmaya çalışılıyordu ama bu son cinayetten sonra hapise girdi. Alex hapiste geçirdiği sürede de bir kişiyi öldürdü ve hapishane yönetimi suçluları topluma kazandırmanın onları nezarette tutmak gibi sıradan yöntemler ile başarısız olacağını düşündüğünden "Ludovico" adlı yeni bir yöntemi denemek istediler ve ilk denek Alex oldu. Ludovico deneyinde deneğe önce bir iğne yapılır ve bu iğne deneğin işlem sırasında ağrı,sancı,sızı gibi şeyleri hissetmesini sağlar ve ardından denek bir koltuğa oturtulur. Deneğin kıpırdamadan durabilmesi için başı,gövdesi,kolları,bacakları her yeri bağlanır ve gözlerine ise kıskaç takılır çünkü denek izlediği şeyden gözünü kaçıramasın ve kapatamasın diyedir. Her şey tamamlandıktan sonra ise deneğe şiddet,cinayet,tecavüz ve birçok kanlı sahneler gösterirler ve bunları gösterirken arkadan da Alex'in hayranı olduğu Beethoven'dan şarkılar eklerler. Denek bunların hepsini bitene kadar izlemek
1000Kitap
Otomatik PortakalAnthony Burgess · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2009113,2bin okunma
Reklam
1915 Tehciri: Devleti’nin Zorunlu Göç Politikası Değerlendirmesi
Puan vermedi·159 syf.··
2026 10. kitabı
·
36 saatte okudu
·
Okunma: 17 Nisan 2026 00:22
Sevk ve iskân kararının geçici olduğunu, Dünya Savaşı'nm bitiminden sonra, yani 18 Aralık 1918'de, Ermeniler için geri dönüş izninin verilmiş olması da ortaya koyuyor. "Savaş ve olağanüstü siyasi zaruret dolayısıyla başka böl­gelere nakilleri gerçekleştirilen Ermenilerin yerleştirilmele­ri, yiyecek ve diğer ihtiyaçlarının temini hakkında talimat­name. Gizlidir Madde 1- Nakli gereken halkın sevk edilmeleri, o bölge­deki devlet memurlarınca yerine getirilecektir. Madde 2- Nakledilecek Ermeniler, bütün kıymetli taşına­bilirlerini ve hayvanlarını birlikte götürebileceklerdir. Madde 3- İskân bölgelerine sevk edilen Ermenilerin, yol­culukları sırasında, can ve mallarının korunması, yiyecekle­rinin ve rahatlarının sağlanması, yolları üzerinde bulunan vilâyet görevlilerine aittir. Bu konudaki herhangi bir gecik­me ve ihmalden her kademedeki devlet görevlileri sorum­ludur. Madde 4- İskân bölgelerine varan Ermeniler, durum ve şartlara göre, ya bireysel olarak mevcut köy ve kasabalara eklenecek evlere veya hükümet tarafından belirlenecek köylere yerleştirileceklerdir. Yeni kurulacak köylerin sağlı­ğa zararlı olmayacak ve ziraat yapılabilecek yerlerde kurul­masına bilhassa dikkat edilecektir. Madde 5- İskân bölgelerinde, şayet köy kurulması için boş veya boşaltılmış devlet arazisi bulunamazsa, devlete ait çiftlik ve köyler bunun için tahsis edilecektir. Madde 6- Ermenilerin yerleştirilecekleri köyler ve kasa­balar ile yeniden kurulacak köylerin sınırlarının, Bağdat de­miryoluna yirmibeş kilometre uzakta bulunması şarttır. Madde 7- İlâve suretiyle köy ve kasabalara yerleştirilen Ermeniler ile yeni kurulan köyde iskân edilenlerin nüfus kayıtlarına esas olacak şekilde, her bir ailenin ismi, tanın­dıkları lakapları, hangi sanata sahip oldukları, iskân bölge­sine ne zaman geldikleri,
Sürgünden Soykırıma - Ermeni İddialarıYusuf Halaçoğlu · Babıali Kültür Yayıncılığı · 2006219 okunma
9/10
·174 syf.··
2026 768. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 15 Nisan 2026 22:05
Bilim kurgu tarihinin kenarında kalmış gibi görünen; ama aslında modern zihin dünyamızın tam merkezine çok önceden yerleşmiş metinlerden biri. Roman bugün eski bir fikrin nostaljik çekiciliğini değil, tersine, rahatsız edici bir güncelliği yansıtıyor. Çünkü bu kitap, gerçekliğin hakikatini, benliğin güvenilirliği ve insan bilincinin özgünlüğü gibi soruları, dijital çağın kelime dağarcığı henüz oluşmadan önce sormayı başarmış bir roman. Bu nedenle Simülakron-3 yalnızca erken dönemin bir bilim kurgu örneği değil; bugünün simülasyon estetiğini, kimlik krizlerini ve ontolojik paranoyasını önceden haber veren karanlık bir kehanet gibi okunmalı. Romanın asıl başarısı, “ya bu dünya gerçek değilse?” gibi artık popüler kültürün tekrar ettiği bir soruyu sormasında değil, o soruya verdiği atmosferik cevapta saklı. Galouye, meseleyi sırf zekice bir kurgu numarası olarak kullanmıyor; aksine, karakterin zihninde ve okurun sinir sisteminde yavaş yavaş yayılan bir güvensizlik alanı da oluşturuyor. Bu yüzden Simülakron-3, sonradan gelen birçok simülasyon anlatısından daha yalın, daha soğuk ve bir bakıma daha da acımasız. Burada düzen bozulduğunda yalnızca olay örgüsü sarsılmıyor; “ben” dediğimiz şeyin dayandığı zemin de çöküyor. Romanın dehşeti tam burada başlıyor: Kişi yalnızca kandırıldığını değil, belki de en başından beri bağımsız bir varlık olmadığını fark etmek zorunda kalıyor. Bu yönüyle kitap, doğrudan Descartes’ın gölgesinde dolaşıyor. “Düşünüyorum, öyleyse varım!” önermesi, felsefe tarihinde kuşkunun içinden kurtarılan son sığınak gibidir; oysa Simülakron-3, bu sığınağın duvarlarını sessizce aşındırır. Evet, düşünüyor olabilirsiniz; ama düşünmeniz, gerçekten özgür, biricik ve “ilk elden” gerçek olduğunuzu kanıtlamaya yetiyor mu dersiniz? Ya düşüncenin kendisi, daha üst
Simülakron-3Daniel F. Galouye · Yapı Kredi Yayınları · 202472 okunma
8/10
·344 syf.··
2013 82. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 08 Temmuz 2013 00:00
Mağara Ressamları, Gregory Curtis’in elime aldığım ilk çalışması oldu ve son olmayacağını düşünüyorum. Kitap, Paleolitik Çağ hakkında bilgilerle başlıyor ve devamında, dünya tarihinin en talihsiz kişiliklerinde, Altamira’daki resimleri keşfeden Marcelino Sanz de Sautuola’yı ele alıyor. Kendisi bulduğu resimlerin tarih öncesi çağa aitliğini savunmasına rağmen, birtakım saygın Kişiler, onun sadece entelektüel ve sanat tarihçisi olmakla suçlamış, konu hakkında bilgisizliği kanıt gösterilmişti. Sautuola’yı yalan söylemekle iddia eden Emile Cartailhac, gerçek ispatlandıktan sonra, “tarih öncesinin papası” unvanını kazanmıştır. Onunla beraber mağaraya giren bir diğer kişi ise, mağaradaki eserleri röprodüksiyon işlemini gerçekleştiren ilk kişi özelliği taşıyan Henri Breuil idi. Bu tanınmış şahsiyetler, mağaraların yapısına, dini ritüeller ve geçmişte bir arada çizilmiş bu eserlerin anlamı üzerine düşünmüşlerdir. Sanat tarihçileri ve antropologlar, arkeologlar arasında süregelen bir tartışma söz konusu. Burada, antropologlar, sanat tarihçilerinin çizilen resimleri, geçmişten ve yaşam tarzından bağımsız değerlendirmeye giriştiklerini, onu sadece gördüğü şekliyle yüzeysel yorumladıkları için suçlamışlardır. Sautuola’nın içinde bulunduğu durum bu idi. Tarih öncesinde bulunan bir eser, öncelikle nerede yapıldığı, bulunan eserin nerede bulunduğu ve kullanılan eşyanın taşıdığı çizikler, kalıntılar onu incelemek için ilk seçenektir. Ayrıca, kopyalama işi içerisinde, işlem gerçekleştirilirken, bütün kompozisyon tek bir kağıda çizilmediği için, tek tek objeler çizilip öyle yorumlanmakta. Bu, kompozisyon veya olayın akışını bozup, bir düello içerisinde bulunanların ayrı çizilip değerlendirilmeye girişildiğinde, hiçbir anlam ifade etmeyişini gün yüzüne çıkarır. Chauvet ve Lascaux gibi
Mağara RessamlarıGregory Curtis · Redingot Yayınevi · 201733 okunma
Eğilen ancak yenik düşmeyen kadınlara
Puan vermedi·188 syf.··
2026 6. kitabı
·
22 günde okudu
·
Okunma: 03 Nisan 2026 11:36
Siteyi kendime münhasır kullandığım için kitap incelemelerimde o şekilde oluyor :) İnsanlar için değilde kendim için yazıyorum daha çok. Çünkü dönüp baktığımda o kitabı okuduğumda ne hissettiğimi hatırlamak istiyorum ve bunu benden daha iyi kimse hatırlatamaz. Saç Örgüsüne geldiğimizde, günlerimin hızlı aktığı bir zamanda elime aldığım ve biraz elimde sürünen bir kitap oldu ama son iki günde kitabın içerisine daldığımda asla bırakamadım. Bırakıp işime döndüğümde bile hep bir sonra ki sayfayı düşündüm. Kadınların farklı farklı coğrafyalarda yaşadıkları birbirinden çok farklı ama birbirininde aslında aynısı olan zorlukları ele alan bir kitap. Üç farklı kadın birbirinden bağımsız üç farklı mücadele… Hangisinin üzerinde daha çok dursam diğerine haksızlık olur. Hakların bizler için gümüş tepside sunulan şeyler olmadığını, her seferinde aramamız gerektiğini kitap bütün realistliğiyle önümüze koyuyor. Üç farklı kadını birleştiren ‘’Kadın bunun Hintlilere ait bir saç olduğunu iletti. İtalya’da, daha doğrusu Sicilya’da işlem görmüş; renkleri açılıp tekrar boyandıktan sonra küçük bir atölyede teker teker bir tüle tutturulmuştu. Saç, örgü tekniğiyle tutturulmuştu.’’ alıntısında okuduğumda kitaba bir süre baktım ve yüzümde belirsiz bir gülümseme oluştu. Evet kadınlar mücadele ediyor farklı farklı mücadeleler ve biz hiç haberimiz olmasa bile birbirimizin destekcisiyiz. Vazgeçmediğimiz en her şey diğer kadınımıza umut ışığı oluyor. Hindistanlı Smita, Sicilyalı Giulia, Kanadalı Sarah… Benim kahraman üç güzel kadınım. Sizi seviyorum. Mücadelenizi destekliyorum. İyi ki hiç vazgeçmediniz. Seven, doğuran, ümit eden, Binlerce defa düşüp yeniden ayağa kalkan, Eğilen ancak yenik düşmeyen kadınlara. Onların savaşını biliyorum, Gözyaşlarını ve sevinçlerini paylaşıyorum, Her biri biraz ben.
Saç ÖrgüsüLaetitia Colombani · Yan Pasaj Yayınevi · 202017,7bin okunma
Reklam
Reklam