Yaklaşık yirmi bir yıl önce yayımlanan bir dergide şairlere Hölderlin’in ‘Ekmek ve Şarap’ ağıtında sorduğu bir soruyu sormuşlar: “Neye yarar ozanlar yoksunluk zamanında?”
Atakan Yavuz’un şair tasvirini altını çizmeye değer buldum:
“Ve şair, ilk görendir. (Kahin.) Homojenleşmeyi, iki yüzlü ve çifte standartlı egemen etiği, metalaşmayı, mistifikasyonu, hayatımızdaki örtük zulmü görür ve faş eder. Bu yüzden ne Eflatun'un 'distopian ve ölgün devlet'ine girer, ne de pozitif bilimler hiyerarşisinin protokolüne katılır. Benzemez olanın, bağımsız olanın, yerel ve altkültür olanın yani yaşayanın yanındadır bir flaneur olarak. Serbest zamanı düştüğü yerden kaldıran bir aylaktır o. Dilin harcıalem kalplarını, haysiyetli mısralarıyla, keskin metaforlarıyla parçalar, bilincin ve düşlem gücünün bileycisi olarak. Unuttuğumuz, bireye değil beşere ait olanı arar bir arkeolog, bir hiyeroglif çözümleyicisi titizliğiyle. Çünkü insanın boyun eğdirilememiş bilgisidir şiir; çünkü akıl en mükemmel halini şiirle hemhal olduğunda alır. Büyük umutlardaki o kasvetli odanın (hayatımız mı demeli) kirli perdelerini açan eldir, şairin kanıdır şiir.”
Mehmet Akif Tunç’un insana dair söyledikleri de kayda değer:
“İnsanı bu biteviye kanayan yaraya duçar eden irade sahibi, insana kendinden başka bir çare verseydi, insanı kendine ulaştıran bu yoksunluk (fakr) kapısını kapatmış olurdu. Bu yoksunluğunun ne ile giderilebileceğini düşünürdü insan? Bir dost ile, bir sevgili ile, servet ve iktidar ile?Halbuki bunlara bel bağlayanların yalnızca yalnızlığı derinleşir. Çünkü insan, dostlarından, insandan dost; sevdiklerinden, insandan sevgili olmayacağını öğrenir. Servet ve iktidar da insana yar olacak değildir. Dostlarımız ve bizi sevenler incinebilir bu sözlerimizden; fakat bir başka insana dost veya sevgili