Atalarımız olan büyük insansı maymunlara dönecek olursak -yirmi yıl önce yazdığım Aklı Bir Karış Havada adlı kitabımda da sözünü ettiğim- büyük gizem sözcüğün tam anlamını taşır. Çünkü bir noktada ayağa dikildik; beyin dönüşüm gösterdi ve başka hiçbir türde görülmeyen şekilde konuşma düzeneği oluştu. Son araştırmalara göre, atalarımızın konuşma gereksinmesinin kökeninde av sırasındaki haberleşme ihtiyacı vardır ama bu yararcı iletişim daha sonra duyguların iletilmesi -annenin çocuğuna sevgisini, yitirilen kişiye duyulan özlemi, üzüntüyü dile getir-mek gibi- amacıyla daha anlamlı ve karmaşık bir hal aldı. Sözcük, insanoğluna içsel zenginliğini işleme ve bunu yanındakiyle paylaşma olanağı tanıdı. Sözcük insanoğluna en azından şu tanıdığımız dünyada biricik olan ilişkiler yoğunluğu ve bütünlüğü izni verdi. Gene sözcük, yazı sa-yesinde en karmaşık deneyimleri sonraki kuşaklara aktarma olanağı verdi ve böylece türümüzün en büyük zenginliği olan toplumsal bellek oluştu. Sözcüğün içinde Tanrı ile kurulan ilişkinin gizemi barınmaktadır. Çağıran bir ses vardır -O'na ait- ve bu sese yanıt verip vermemeyi seçebilecek olan -bizim- sesimiz vardır. Tanrı ile ilişki, iki canlı ve özerk irade arasında olsa da edilgen bir ilişkidir.
Sayfa 128·Kitabı okuyor
Tanrıların herhangi biri sana “ yarın veya en geç ondan sonraki gün ölmüş olacaksın,” dese, bunun yarın mı yoksa sonraki gün mü olacağını pek umursamazsın, en azından son derece korkak biri değilsen. Gerçekten çok farkı var mı? Öyleyse yarın ölecek olmanın, uzun yıllar sonra ölmekten çok farklı olmadığını kabullen.
Sayfa 39·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Hayır hayır, yürümekten çekinmiyorum. İnsanın bir amacı olduktan sonra yolda yürümenin bir önemi yok. ... "Ama duyguya, akıl rehberlik etmelidir ve bence, katlanılan güçlükle amaç her zaman orantılı olmalıdır,"diye bildirdi Mary.
Sayfa 37
"Canlıların sorunu bu," diye devam etti. "Uzun süre dayanmıyorlar. Bir gün yavrular, ertesi gün yaşlı. Sonra anılara karışıyorlar. Anılar silikleşiyor, birbirine karışıyor ve kaybolup gidiyor..."
Sayfa 61·Kitabı okuyor
Bunları söylüyorum, çünkü insanı bildiğimiz haliyle, katışıksız sosyal, uygar, kültürel varlık olarak düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz ve olduğumuz kişi olmamıza ulaştıran evrimsel süreci unutuyoruz. Bu süreçler hâlâ içimizde işliyorlar ve pek bilmesek de pek çok davranışımızı belirlemeyi sürdürüyorlar. Preaustralopitecus'un Homo abilis, Homo erectus ve nihayet Homo sapiens halini alabilmesi için on milyonlarca yıl geçtikten sonra sadece birkaç bin yıl içinde uygarlık kuruldu. Demek ki biyolojik, fizyolojik evrimleşme süreci için çok uzun bir yol kat edilmiş ve bu yürüyüş sırasında insanoğlu doğa güçlerine, tanrılara, putlara tapınmaktan Sina Dağı Vahyi'nin açıklanması noktasına ulaştı; başka dinlerde olduğu üzere evrenin çoğulluğunun birlik tarafından yaratıldığını kabul eden anlayışa vardı. Demek ki insan kesinliği içinde belirli ve hareketsiz olan bir varlık değildir. Değildir, çünkü olağanüstü bir evrimsel güç tarafından daimi olarak itilen doğal dünya öyle değildir. Ve işte öz bilincin temeline ve Tanrı'yla buluşmaya varan yol, onun sürekli olarak ileriye itilmesinde aranmalıdır.
Sayfa 126·Kitabı okuyor
İnsanın ruhsal yozlaşması yavaş yavaş bedensel yozlaşmaya da neden oluyor. Artık ağaçlar gibi yukarıya uzanmıyoruz, tersine bir evrimleşme oluyormuş gibi yeniden büyük maymun kuzenlerimize benzemeye başlıyoruz. Uzun yıllar boyunca ilk insanın, şempanzelerden, orangutanlardan farklı bir yol izlemesine izin verenin, merkezi sinir sisteminin gelişimi olduğu ve geri kalan her şeyin bu gelişimle başladığı düşünüldü. Oysa son on yılda yapılan araştırmalar insan olma yolunda ilk değişimin dik duruşu fethetmekle başladığını ortaya koydu; bunu takiben önce diş yapısı, sonra beyin oluşumu değişti. Australopitecus'un' diz yapısı bizimkiyle aynıdır. Homo abilis ondan daha da dik durur, artık ağaçlara tırmanmaz ve daha ıslak ve büyük bir beyni vardır. Demek ki insansı olanı insana daha benzer bir hale getiren belirleyici unsur dik duruştur, çünkü ayakta durmak ellerin boşalması anlamına gelir ve bu da gözler -ve beyinle- işbirliği yapan ellerin alet yapmak ve yapmakta olduğunun karmaşıklığını iletmek için farklı yöntemler geliştirmeye gereksinme duyması demektir.
Sayfa 125·Kitabı okuyor