Süpernova
======== SÜPERNOVA ======== İki kalp arasındaki karanlıkta yıldızlar bile kırılabilir. Aşkı çok şiddetli yandığında, hiçbir şey aynı kalmaz. Yalnız nehirlerin aktığı yerde, gün batımının ardında duran ışıkta duruyordum. Bir işaret ateşi gibi yanıyordun. Güneşe doğru uzanıyordum. Her vaadin bir gölgesi vardır. Her öpücük bir yara izine dönüştü. Biz, iki yaralı düşmüş yıldız gibi sessizliğin etrafında dönüyorduk. Ve ben de gözlerinde kırılan cenneti tutmaya çalıştım. Fakat gece giderek ağırlaştı ve gerçek ortaya çıkmaya başladı. Eğer yarattığımız aşk ateş olsaydı, gökyüzü bunu mutlaka bilirdi. Sen ve ben asla birbirimizden uzaklaşmadık. Bizle taşmak için doğduk, Süpernova beni ayırt et. Ağzını sonuna kadar aç. Süpernova diğer taraftan yanarak geçiyor. Süpernova damarlarımda gök gürültüsü gibi bir aşk. Işığın üzerime çöktüğünde, bir daha asla düşmeyeceğim. Süpernova beni kendine daha çok çek. Süpernova. Yanıp kül oluyor. Şimdi şehir yıldız ışığı gibi parlıyor. Yağmurun altında kırık camlar.
Yeni nöronlar oluşturuyor seviyede olmasından mutluyum
Misafir-Sin I (İşaret V) Önceki ile bu o kadar harika ve çoğunlukla hep yeni bilgilerden oluştuğu için neredeyse kitabı komple çizdim. En beğendiğim kitap serisinden olmasına rağmen o yüzden pek alıntı paylaşamıyorum: Birini seçsem diğerlerine haksızlık olacak ve böyle eksik aktarılacak gibi hissettim. Kısa ve çarpıcı yerler var illa ki ama yine de bölemiyorum çünkü anlamsızlaşabilir. Algılamakta ve sindirmekte biraz güçlük çekiyorum: Bazı yerlerinde adeta beynimi yakıyor. Bırakmak istemiyorum ama zorundalıkla ara veriyorum. Sonunda köprüyü doğru düzgün oluşturan ve sağlamlaştıran bir kaynağa denk geldim: İslamiyet ile kuantum alanı. Öncelerde "Ben öğrendiklerimi (fark ettiklerimi) bizimkilere nasıl anlatacağım? Bedensel kalıplara hapsolmuş insanlar, yeniliği ve özellikle onlara göre bilinmeyeni kabul etmeleri zor. Şu an bile deli gözüyle bakıyorlar. Konuşmaya başlasam beni oldürmek isteyebilirler ya da zaten onlara göre dinden kovulmuş (şirk koşmuş ve çıkmış) gibi olduğum için evden de kovarlar. Şaka gibi. TV' yi bile kapatmıyorlar. Oldükten sonra ki cennet- cehennemi düşünüp şu anki hayatlarını düşünmeden yaşıyorlar. Ay daha geçen "Kurban bayramının amacını anladıysanız artık gerçek hayvanları kesmenize gerek yok. Kurban etmeniz gereken kendi nefsinizdi. Hala niye yolun başındakiler gibi hayvan kesiyorsunuz? Sonraki seviyeye geçmeniz lazımken bir öncekinde kalmaya devam ediyorsunuz." dediğim için "O zaman bayramı nasıl yaparız, bunu Allah istedi nasıl karşı geliriz, kız başına ne biliyorsun da bize söylüyorsun, şeyhler/ imamlar varken senin neyin vardı da sen söylüyorsun bu hurafeleri, sana inanacak değiliz tabi ki..." dediklerinde eski toplumda ve Kuranda neden en çok erkeklerin yer aldığını ve neden peygamberliğin onlara sağlandığını da anladım açıkçası. Çünkü "Allah adil ve
1000Kitap
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
KABİR AZABININ VARLIĞI-YOKLUĞU HAKKINDAKİ BÜTÜN TARTIŞMALARI BİTİRİYORUM Öncelikle kabir azabının olmadığına dair ne bir ayet ne bir hadis ne de selefi salihinden bir nakil vardır. kabir azabı yok diyenler selefi mantığı gibi "kabir azabı vardır" tarzında dümdüz bir ayet beklentisi içindeler ki bu Kuran'ın üslubunun dışında bir beklentidir. Bunun haricinde geçmişten günümüze kadarki 1400 yıllık İslami serencamda birkaç kişi dışında kabir azabını reddeden hiçkimse yoktur. Malumdurki her zaman ve zeminde genel kanaatin aksine düşünen, şaz(absürt) görüşleri olan kişiler vardır. Fakat bunlar kale alınmazlar. Ehli Sünnet yani ana omurga yani islamın bizatihi kendisi olan grup geçmişten beri ümmetin %85-90'lık dilimini oluşturmuştur. Şia denilen bozuk fırka ise %10-15'lik dilimini oluşturmuştur. Bu iki grupta kabir azabının varlığını kabul ediyor. Bu da ümmetin %99'u demek. %1 olan şaz(absürt) görüşlere sahip olan kişileri niye kale alalım? Şimdi delillere geçelim: 1. “Kur’ân’da kabir azabı yok” iddiasına cevap: Kur’ân’da “kabir” kelimesi ile “azap” kelimesi doğrudan yan yana gelmese de, ölüm ile kıyamet arasındaki berzah hayatında azap ve nimet hâlinin yaşandığına dair apaçık ayetler vardır. 1. Mü’min Suresi, 46. Ayet. “Onlar sabah akşam ateşe arz olunurlar; kıyamet koptuğu gün ise: ‘Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun’ denir.” Bu ayette iki farklı azap safhası vardır: 1- Kıyametten önce sabah-akşam süregelen azap (kabir/berzah azabı) 2- Kıyametten sonraki cehennem azabı. 2. Tevbe Suresi, 10. Ayet. “… Onları iki kez azaplandıracağız, sonra büyük bir azaba döndürülecekler.” Müfessirler, bu iki azaptan ilkinin dünyada, diğerinin kabir hayatında olduğunu belirtmişlerdir. Sonraki büyük azap ise Cehennem azabıdır. (Taberî, İbn Kesîr tefsirleri). 3.
1000Kitap
KISA KISA KİTABIMDAN ALINTILAR... İhtilafta rahmet vardır” hadisine mi, yoksa “ihtilafa düşenlerin 73’de 72’si cehennemdedir hadisine mi inanalım? “1000 rekat nafile namaz 2 rekat farz namazın yerine geçmez” öğretisine mi, yoksa “Ahirette kişinin namazlarına bakılacak, farzları eksik olanlar nafilelerden tamamlanacak” öğretisine mi inanalım? "Kızım Fatıma babam peygamber diye güvenme o gün kimseden kimseye fayda yoktur" hadisine mi, yoksa "Peygamberimiz günahkarlara (hem de büyük günahkarlara) şefaat edecektir" şeklindeki kökleşmiş öğretiye mi inanalım? Hz. Ali’nin savaşta ayağına saplanan okun namaz kılarken kendinden geçmesiyle çıkarıldığına mı, yoksa kanamanın abdesti bozduğuna mı inanalım? *** Sıkıntı, dolaşımdaki her bilgiyi kati olarak doğru ve dinden görmekte. Birisi çıkıp buna katılmıyorum, yanlıştır dediğinde de işte bu yüzden vaveyla kopuyor. Örnek mi: Bir arkadaşla şehitlik hakkında konuşuyoruz. Bana dedi ki: "Suda boğulan da şehittir." "Nereden biliyorsun?" diye sordum "Kuran'da yazıyor" diye cevap verdi. Buyurun burdan yakın. *** Din sizin yatakta nasıl yattığınızla, tuvalette nasıl oturduğunuzla, - haram yerleri nizami şekilde örtmek dışında- nasıl giyindiğinizle, nasıl yemek yiyip nasıl su içtiğinizle uğraşmaz, bunları düzenlemez. *** Allah'ın hükmüne ortak olanlar! Onun adına sevap/huri dağıtanlar! Ondan bilgi almışçasına 100 şehit sevabını saçıp savuranlar! Gidip gelmişçesine öbür taraftan detay verenler! Her şeyin tam karşılığını ve ölümden sonrasını ancak Allah bilir deyin. Gelin tövbe edin ve bu büyük yanlışlardan dönün. *** Hesap gününe/mahşere ait meselelerin anlatılıp,
Normal Olmayan Normları Normalleştirme(k)
İnsan mevcudiyeti, her an değişen bir oluşun içinde kendi sabitliğini koruma çabasıyla şekillenirken, bu akışın en karanlık yönü alışkanlığın sağladığı o uyuşturucu güvenlik hissidir. Varlığın özünde yer alan keskin ve huzursuz edici hakikat arayışı, zamanla yerini mevcudiyetin en az direnç gösterdiği yollara bırakır. Bir sabah aniden karşımıza dikilse varlığımızı sarsacak olan o yabancılaşma, zamanın sonsuz küçük parçalarına bölünerek ruhumuza sızdırıldığında birer karakter özelliği sanılmaya başlanır. İnsan, kendi yıkımını inşa eden tuğlaları her gün büyük bir titizlikle dizerken, aslında binanın çökmekte olduğunun farkına varmayıp sadece manzaranın biraz daha değiştiğini düşünür. “İnsanlar birdenbire karşılarına çıksa şok olacakları türden kabul edilemez şeylere yavaş yavaş alışma yönünde ciddi ve güçlü bir eğilim sergiler.” Ray Dalio, İlkeler: Hayat ve İş, s. 476 — Madde 11.2.b “Haşlanan Kurbağa Sendromu” Bu ontolojik uyuşukluk, hayatın her alanında kendini gösteren bir irade felcine dönüşür. Başlangıçta ruhu tırmalayan her türlü bayağılık, estetikten ve ahlaktan yoksun her bir an, tekrarların gücüyle meşruiyet kazanır. Zihin, hayatta kalma içgüdüsünü yanlış bir yerden kurarak, içinde bulunduğu cehennemi cennete çevirmek yerine o cehennemin ısısına uyum sağlamayı seçer. Bu sinsi uyumlanma süreci, bireyin kendi özgürlük alanını genişletmek yerine, o alanı daraltan her türlü dış müdahaleyi doğal bir çevre koşulu gibi kabullenmesine yol açar. Hakikatin çıplak ve bazen can yakan ışığından kaçıp, alışkanlıkların sağladığı loş ve ılık kuytulara sığınmak, modern insanın en büyük trajedisidir. İnsanın kendi felaketine bu denli titizlikle uyum sağlaması, meselenin ciddiyetini aşan tuhaf bir kara mizahı da beraberinde getirir. Isınan suyun içinde
Duygu ve Düşünce
YÜZBAŞI ŞEHİT AGAH İLKOKULU HATIRAM-ÖLÜRÜM TÜRKİYEM KİTABIMDA-KDY
MEMLEKET HASRETİ SELİM GÜRBÜZER Kuzeyinde Bayburt Kalesi, güneyinde Aslan dağı, doğusunda Beyböyrek’in (Bamsi Beyrekin) medfun olduğu Duduzar ve batısında Şehit Osman tepeleri arasında kurulu Dedekorkut diyarı şehrin Şingâh mahallesinde dünyaya geldim. Üstelik dünyaya ebesiz, hemşiresiz gelmişim. İlginçtir anacığım hemen evin yanı başımızda Şingâh çeşmesinden omzuna yüklendiği helkelerle su taşırken doğmuşum. Değim yerindeyse kendi göbeğimi kendim kesmişim. Aslında bende isterdim mahallemizin o nur yüzlü Ebe Memnune teyzemin ellerinde doğmayı, kısmet değilmiş. Olsun, sonuçta ebem olmasa da pırıl pırıl yetiştirdiği büyük oğlu Ülkü Ocakları başkanımız Mustafa Erdemir ağabeyimizin rahle-i tedrisatından geçtik ya, bu ziyadesiyle bize hatıra olarak yeter artar da. Diğer oğlu Uğur Erdemir’de yaşça akran sayılan aynı mahalleden arkadaşımdı. Sadece tek fark onların Şingâh camiinin hemen yanı başında çatılı bahçeli evde oturuyor olmaları, bizim de Yüzbaşı Şehit Agâh İlkokulunun hemen alt başında yarı kerpiç, yarı taştan yapılı çatısız toprak bir evde oturuyor olmamızdır. Neyse ki anamın babama müteaddit defalar yaptığı telkinler netice verirde yıllar sonra bizimde nihayet bir beton arma evimiz oldu. Evet, azim böyle bir şeydir. Nitekim babam at arabacısı olması dolayısıyla ev yapımında kuma hiç para vermedik, yine inşaat için gerekli olan demir, çimento, tuğla ve kereste gibi malzemenin nakliyesi içinde para vermedik. Tabii babam bunları kendi yağı ile kavrulup yaparken bu arada aile fertleri olarak bizde boş durmayıp kimimiz harç gardık, kimimiz tuğla taşıdık, kimimiz su taşımak gibi tam bir imece usulü dayanışma örneği sergiledik. O yıllarda mahallemizin inşaat ustası Abdurrahman Köse’de evin yapımını üstlendi, öyle ki o usta