Kanuni, ömrü boyunca Hızır'ı aradı. Aslında aradığı Hızır'ın ilmiydi. kendini dünya krallarına taç giydiren Allah'ın yeryüzündeki gölgesi olarak görüyordu. işte böyle bir hükümdar nefsini terbiye etmek ve ölümü hatırlamak için bazı geceler boş mezarda yatıyordu.
Derler ki, Kanuni bu yüzüğü yanından hiç ayırmamış, dünya krallıklarına sahip olacak kudreti bu zümrüt yüzükten, yani yüzüğün verdiği manevi güçten almıştı.
Tıpkı Hz Süleyman'ın mühründen aldığı hikmet gibi.
Yahya Efendi, İstanbul'u koruyan evliyalardan bir tanesi. kendisi Kanuni ile Trabzon'da doğmuştu. ikisi süt kardeşti. Kanuni, dünya sultanı olduğunda, Yahya Efendi ise gönüllerin sultanı olmuştu.
Yolları İstanbul'da tekrar birleştiğinde birisi sarayını Topkapıya kurmuş, diğeri dergahını Beşiktaş'a kurmuştu.
Yahya Efendi dergahında verdiği ilim ve irfan eğitimleriyle herkesin sevgi ve saygısını kazanmıştı.
Kanuni, aynı yaşta olmasına rağmen Yahya Efendi'ye ağabeyim diye hitap ederdi. onu görmek istediğinde saraya çağırmaz, bizzat dergahına giderdi.
Sultan sever, Halk sever, ordu sever, donanma severdi. Donanma Yahya Efendi'nin hayır duasını almadan sefere çıkmazdı.
Farkında olmak, en başta kendi varlığını, sonra tüm yaratılmışlar ile dış dünyanın varlığını ve hem kendi hem de dış dünyanın varlığından hareketle, Allah'a ulaşabilmektir. Evrende yaratılmış canlı cansız sayısız güzellik vardır.
Ancak insan olmadan tüm bu güzelliklerin takdir edilmesi mümkün olmadığı için, onların kendi başlarına güzel olmalarının bir anlam ve değeri yoktur.
Varlık onu kavrayabilen bir zihin; ses, işitecek bir kulak; güzellik, görebilecek bir göz; iyilik, onu tercih edebilecek bir irade olduğunda anlamlıdır.