van damme'ı sadece kaslı vücudu ve yüksek tekmeleriyle hatırlamak, bu adamın sinemadaki etkisini küçümsemek olur. o, sinemanın rafine ya da entelektüel yüzü değildi; tam tersine, onun sayesinde salon sinemasına gidemeyen milyonlarca genç, video kaset kiralayarak sinema duygusuyla tanıştı. bugün “video efsanesi” denilen kavramı yaratanlardan biri o. dönemin sylvester stallone ya da schwarzenegger gibi daha büyük bütçeli yıldızları varken, van damme kendi kulvarında daha sokaktan, daha samimi bir figürdü. o filmleri izlediğinde “ben de dövüşebilirim” ya da “ben de ayağa kalkabilirim” dedirten bir tarafı vardı.
filmlerinde hep bir intikam, aile onuru, dostluk ve yeniden ayağa kalkma teması vardı. hikâyeler belki klasik ama bu duygular evrenseldi. ve van damme, her zaman karakterine bir yaralanmışlık, bir yalnızlık eklerdi. “kickboxer”daki eric'in felç olmasıyla başlayan intikam, ya da “lionheart”ta kardeşinin ölümüyle dövüş kulüplerine girmesi… tüm bunlar onun sadece dövüşçü değil, aynı zamanda kaybeden ama vazgeçmeyen bir adam olduğunu gösteriyordu.
ve evet, split hareketi… bugün bir aksiyon ikonunun karizması denince akla gelen ilk şeylerden biri. fakat bu gösterinin arkasında yıllarca süren karate, kickboks ve bale disiplini var. kendisini tam anlamıyla bedenini konuşturarak ifade eden bir oyuncu. bu yüzden o dönem “acting” kavramı sadece mimik değil, fiziksellikle de ölçülüyordu ve van damme bunu en iyi yapanlardandı.
zaman geçtikçe yıldızı sönmeye başlasa da “jcvd” gibi filmlerle “ben hâlâ buradayım” dedi. kamera karşısında sadece kaslarını değil, kalbini de açtı. bu filmde bir banka soygununun ortasında rehin alınan, başarısız bir film yıldızını —yani kendini— canlandırdı. gözleri doluydu, sesi titriyordu ve bir sahnede, kameraya dönüp izleyiciye içini döktü. o