Spontanlığı, yavaşlamayı, düşünmeyi yeniden hatırlamak yalnızca bireysel bir iyilik hâli meselesi değil aynı zamanda son derece hayati bir psikopolitik meseledir. Çünkü bazen bir felaketi başlatan, büyük bir ideoloji değil, sadece dürtüyle eylem arasındaki o hayati boşluğun çökmesi de olabilir. Bugün en radikal politik eylemlerden biri, hızın, öfkenin, teşhirin ve tepkiselliğin kutsandığı bir dünyada o boşluğu yeniden savunmaktır.
… Bireysel ve ilişkisel düzlemde de dürtüsel kararların hayatlarımızı nasıl altüst ettiğini zaman zaman deneyimliyoruz. Ama bu hafta dürtüselliğin toplumsal düzlemdeki yansımasını, özellikle de siyaset üzerinden düşünmek istiyorum. Çünkü bazen bir insanın kendi hayatını altüst eden şeyle, bir liderin milyonlarca insanın hayatını altüst eden şeyi arasında pek bir ayrım olmayabiliyor.
Düşünmeden eyleme geçmek, gerilimi düşünceyle değil hareketle boşaltmak, belirsizliğe tahammül edememek ve içsel kaosu dış dünyayı zorlayarak yönetmeye çalışmak… Ne kadar tanıdık değil mi?
En genel anlamıyla dürtüsellik, davranışlarının sonuçlarını yeterince düşünmeden ani bir kararla eyleme geçme eğilimidir. Genellikle anlık haz peşinde koşma motivasyonuyla sabırsızlık, risk alma, doyumu erteleyememe, hemen rahatlamak isteme gibi biçimlerde kendini gösterir.
Psikanalitik teoriye göre ise dürtüsellik, zihnin ilkel dürtüleri (id) ile bunları düzenleyip gerçeklikle temas içinde tutan kısımları (ego) arasındaki dengenin yeterince kurulamamasıyla ilgilidir. Freud’un diliyle söylersek id, haz ilkesine göre işler, “hemen şimdi” ister. Ego ise bekleyebilmeyi, düşünebilmeyi, tartabilmeyi, gerçekliğe bakabilmeyi mümkün kılar. Bu nedenle dürtüselliği yalnızca bir “irade zayıflığı” olarak düşünmek yanıltıcıdır.
Çağımızın psikopolitik iklimi: Düşünmeden tepki vermek
Sosyal