Martin Eden ilk bakışta bir aşk romanı gibi görünse de bence asıl anlattığı şey aşk değil; yabancılaşma, sınıf farkı ve bireyin toplum içindeki yerini sorgulamasıdır. Martin'in Ruth'a duyduğu aşk, aslında onu başka bir sınıfa ait olma hayaline sürükleyen bir başlangıç noktasıdır. Roman ilerledikçe aşk geri planda kalırken, Martin'in eğitimle kendini geliştirme çabası, burjuva sınıfının ikiyüzlülüğüyle karşılaşması ve sonunda hem eski çevresine hem de ulaşmaya çalıştığı çevreye yabancılaşması ön plana çıkar.
Beni en çok etkileyen nokta, Martin'in başarıya ulaştıktan sonra bile mutlu olamamasıydı. İnsanlar onu, fikirleri değiştiği için değil, ünlü olduğu için ciddiye almaya başlıyor. Bu da toplumun bireyi yeteneğiyle değil, statüsüyle değerlendirdiğini gösteriyor. Jack London burada yalnızca sınıf ayrımını eleştirmiyor; aynı zamanda başarı ve kabul görme arzusunun insanı nasıl boşluğa sürükleyebileceğini de gösteriyor.
Bu yüzden Martin Eden'i yalnızca trajik bir aşk hikâyesi olarak görmek eksik kalır. Roman, bireyin toplumla çatışmasını, sınıflar arasındaki görünmez duvarları ve insanın kendi ideallerine yabancılaşmasını anlatan güçlü bir toplumsal eleştiridir.