Trenlerde taşınan insanların her biri farklı bir yüze ve ruha sahip ama hepsi de ortak bir varlığın isimsiz parçaları. Her biri kendi içinde bir bütün ve aynı zamanda bir parça.
Takahaşi trombon kutusunu sağ omzundan sol omzuna aktarıyor. Sonra, "Biliyor musun, yaşamlarımız aydınlık ve karanlık diye basitçe ayrılmaz" diyor. "İkisinin arasında gölgeli bir ara bölge vardır. O gölgenin katmanlarının farkına varıp onları idrak etmek sağlıklı bir zekanın işidir. Ve o sağlıklı zekayı elde etmek için zaman ve gayret gerekir. Demek istediğim, ben senin kişiliğinin karanlık olduğunu düşünmüyorum."
"Biliyor musun ne düşünüyorum?" diyor sonra, "İnsan denen şey, anılarını yakıt olarak kullanıp yaşamını sürdürüyor olamaz mı acaba? O anıların gerçekte önemli olup olmadığının, yaşamın sürdürülmesi açısından hiçbir önemi yok. Sadece yakıt. İster gazetenin reklam bürosu olsun, isterse felsefe yazıları; ister pornografik fotoğraflar olsun, isterse on bin yenlik para desteleri; ateşe verildiğinde hepsi bir kağıt parçası değil midir? ...* İşte tam da böyle. Önemli anılar, çok önemli anılar ve hiç önemi olmayan anılar... Hepsi sadece ve sadece yakıt."
Zamanla, kendi dünyam diyebileceğim bir şeyi yavaş yavaş meydana getirdiğimi düşünüyorum. Ve orada tek başıma olduğumda, biraz rahatlıyorum. Ancak kendime özellikle böyle bir dünya yaratmış olmam, aslında çok hassas ve zayıf bir insan olduğum anlamına gelmez mi zaten? Genel olarak toplumun gözünde benim dünyam cılız, zayıf bir dünyadır. Mukavvadan yapılmış gibi, biraz kuvvetli rüzgar esse, savrulup gidevericekmiş gibi...