📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
“Nefret üç bardakta sunulan bir zehirdir. Birincisi, insanların arzuladıkları kişileri hor görmeleridir -çünkü onları kendi ellerinde tutmak isterler. Hep kibirden! İkincisi, insanların anlamadıkları kişilerden tiksinmeleridir. Hep korkudan! Bir de üçüncü tür vardır -o da insanların incittikleri kişilerden nefret etmeleri.”
“Ama neden?”
“Çünkü baltanın unuttuğunu ağaç hatırlar.”
“Ne demek o?”
“Yaraları zarar veren değil, zarar gören kişi taşır demek. Hafıza, bizim için, sahip olduğumuz tek şeydir.”
Zana Muhsen’in Annemi Bir Kez Daha Görsem kitabı, okuru ilk sayfadan itibaren kendine bağlayan, insanın içini dağlayan gerçek bir yaşam öyküsü. Zana ve kız kardeşi Nadia’nın başından geçenleri, Zana yıllar sonra profesyonel bir yazarın desteğiyle kaleme almış. Fakat satırların ağırlığı tamamen ona ait; bir çocuğun, sonra bir genç kadının, sonra da bir annenin haykırışı gibi.
Babaları Yemenli, anneleri İngiliz olan iki kız kardeş… Londra’da sıradan bir hayat yaşarken, babalarının “tatil” vaadiyle Yemen’e götürülüyorlar. Oysa onları bekleyen şey bir gezi değil; henüz 14 ve 13 yaşındayken Yemenli iki adamla zorla evlendirilmek üzere satılmak.
Gittikleri anda özgürlükleri ellerinden alınıyor. Baskı, şiddet, tecavüz, zorla hamile bırakılma… Kadının neredeyse bir eşya gibi görüldüğü, söz hakkının olmadığı bir hayata mahkum ediliyorlar. Okurken, insanın içinden “Bu gerçek olamaz” demek geliyor ama ne yazık ki her satır gerçek.
Zana tüm yaşadıklarına rağmen umudunu hiç kaybetmiyor. Anneleri ise İngiltere’de kızları için yıllarca mücadele veriyor. Basının gücünü, diplomasi kanallarını, elinden gelen her şeyi kullanıyor. Ve sonunda Zana Yemen’den kurtulmayı başarıyor. Ancak özgürlüğünün bedeli ağır: Küçücük oğlunu orada bırakmak zorunda kalıyor. Nadia ise tehditler nedeniyle Yemen’de kalmaya devam ediyor.
Kitabı okurken sürekli şunu sordum kendime:
“Kaçabilecekler mi? Bir çıkış yolu var mı?”
Her sayfa bir sonraki sayfayı çağırıyor; öfke, hüzün ve umut birbirine karışıyor.
Olayların 1980’lerde geçmesi de büyük bir etken. O dönem iletişim kanalları zayıf, basının etkisi sınırlı, uluslararası baskı mekanizmaları bugünkü kadar güçlü değil. Peki aynı şey bugün yaşansa yine böyle zor olur muydu? Çifte vatandaş bir kadının zorla alıkonması karşısında devletler hala bu kadar çaresiz