Anlatmak istiyorum da anlatamıyorum. Gönlümden geçen ancak dilimin dönmediğini şöyle tercüme edeyim: Sözlerimi bir elbise gibi giyebilmeyi isterdim.
‘Anlatamıyor’ olmanın bir eşik ve hatta hikmet olduğuna, tefekkür etmek gerek diye düşünüyorum. Hadi ‘anlattık’ ve ‘anlaşıldık’ diyelim. Çıplak halimize bakıp, bize, niye giyinmiyorsun diyene, elbisem evde demenin bir manası var mı?
Yarın ahirette; gereğini yerine getirmediğimiz sözlerimiz önümüze konduğunda ne yapacağız?
Mutlak manada anlatabilmek, mutlak manada anlaşılmak yoktur sanırım. Mutlaklık şefkat, merhamet ve sevgi ile sağlanır. Hatta denilebilir ki insanlık tuğlalarımızın arasındaki harç sevgidir, anlaşılmak değildir.
‘Anlaşılmak’ biraz da artistik bir kavramdır. Sevdiğimiz insanların eksikliklerini –bizi anlamamış olmalarını- şefkat ve merhamet ile kapatır, koluna girip yürümeye devam ederiz. Ki bizi sevenler de aynı şeyi bizim eksiklerimiz, bizim “kalın kafalılığımız” için yaparlar.
Ayrıca; her ne yaparsak yapalım, her ne söylersek söyleyelim kalplere müdahale edemeyiz. Bunun imkânı yoktur. He, tamam, peki, oldu denilmesi, kabul edilmiş gözükmesi “anlaşılmış” olmaya değil riyakârlığa delildir.
Beceremediğimiz; kalplerin kararının önünde eğilmek ve buna razı gelmektir.
Çırpınmalarımızın ve çığlıklarımızın sebebi anlaşılmamış olmak değil, bizi sevmesini istediğimiz insan tarafından sevilmemiş olmaktır.
Gerçek sevginin göstergesi ve namusu; aleyhimizde olsa doğruyu ve gerçeği dile getirmektir.
Sevdiğin insanı ‘kaybedersin’ ancak kendini kazanmış olursun.
Mutlu olmamızın yolu, aynı yoldan yürümek, birbirimizi anlamaya zorlamak değil, mutlak şefkat, merhamet ve teklifsiz sevgidir.
Kalbimizi dinleyelim. Varsın yanlışımız kalbimizi dinlediğimiz için olsun.
İbrahim Çolak