Sena Güler

Ne ilginçtir ki, Rektörlükte çalışan küçük memurlar ve daktilolar bizlerden yanaydı. Örneğin öğrencilerin aşağıda bir türkü söylediğini duyuyor, ama sözlerini tam anlayamıyorduk. O zaman küçük memurlar, daktiloda bunların hemen yedi kopyesini çıkarıp elimize tutuşturuyorlardı. 27 Mayıs'tan önceki otuz günün milli marşı haline gelen Gazi Osman Paşa türküsünü böylece öğrendik: Olur mu, böyle olur mu? Kardeş kardeşi vurur mu? Kahrolası diktatörler Bu dünya size kalır mı?
Sayfa 265 - Yky·Kitabı okudu
Reklam
Stalin'in zorbalığına değinmeyeceğim; amaçlarının sınıfları ortadan kaldırmaktan çok ayrıcalıklı yeni bir yüksek sınıfın kurulması olduğuna değinmeyeceğim, insan haklarının ayaklar altına alınmasına değinmeyeceğim; gulag'lara, akıl hastanelerine, Macaristan ve Çekoslovakya olaylarına değinmeyeceğim. Bunlar herkesçe bilinir zaten. Ama Rus Devrimi'nin, özellikle Lenin'in ölümünden sonra, edebiyata ve sanata düşmanca tutumu hiç aklımdan çıkmıyor. "Intelligentsia" Rusça bir sözcüktür. Ve ne gariptir ki, Rusya, Devrimi destekleyen Intelligentsia'sını, yani aydın takımını, inanılmaz bir baskı altına aldı. Picasso'ya neden komünizme yöneldiğini sorduklarında "temiz bir su kaynağına gider gibi komünizme gittiğini" söylemişti. Ama bu kaynaktan sanki zehirli sular akıyordu Rus sanatçılarına, edebiyatçılarına. Özgürlükten yoksun bir ortamda sanat yaratmanın yolu bulunamayacağı bilindiği halde, Rus sanatçıları, küçük polis hafiyelerinin zihniyetini taşıyan adamların biçtikleri kalıplara tıkılmaya çalışılıyordu. Anna Ahmatova gibi bir şair, oğlunu hapisten kurtarmak için, Stalin'i öven şiirler yazmak zorunda kalıyordu. Meyerhold gibi büyük tiyatro adamları, Osip Mandelstam gibi büyük şairler Stalin'in kamplarında ölüyordu. Mayakovski ve Yesenin gibi devrime inanan şairlerin daha kırkına basmadan kendilerini öldürmeleri, bu fiyaskoyu kabul etmek zorunda kalmamak içindi belki de.
Sayfa 257 - Yky·Kitabı okudu
147'lik olduğuma göre, 27 Mayıs darbesinin kurbanlarından biriyim. Haksız yere işimden atıldım. Başka bir devlet memuriyetinde çalışmam yasaklandı. Dımdızlak ortada kaldım. Ne var ki, 27 Mayıs'ın, 12 Mart ve 12 Eylül'den bambaşka olduğuna kesinlikle inanıyorum gene de. 27 Mayıs, ötekiler gibi faşist bir eylem olarak değil; ilerici, hatta solcu bir yanı olan, devrimci sayılabilecek bir hareket olarak başladı. 27 Mayıs'tan üç gün sonra, Millî Birlik Komitesinin başkanı Cemal Gürsel Vatan gazetesine, bir cunta liderinin ağzından çıkması hic olası görülmeyen şu inanılmaz lâfları söylemişti: "Memleketimizde komünist partisinin muvaffak olacağına inanmıyorum. Bir sosyalist partinin lüzumuna inanıyorum. Memlekette sosyal meselelerin halline yardımcı olabileceğini tahmin ediyorum." Nitekim 27 Mayıs'tan bir iki yıl sonra Türkiye İşçi Partisi faaliyete geçti. Memlekette o güne kadar görülmemiş Sosyalist eylemler başladı. TİP'in binlerce üyesi vardı. 1965'de TBMM'e on beş milletvekili gönderecek kadar güçlenmişti. Eğer 27 Mayıs ve 27 Mayıs'ın kabul ettiği o olağanüstü ilerici anayasa olmasaydı, ne TİP gelişebilirdi, ne de sendikalar.
Sayfa 261 - Yky·Kitabı okudu
"Ben bir dinozorum" diyerek söze başladım. Yaş ortalaması yirmi beş olan gencecik dinleyicilerden yuh sesleri yükseleceğini sanmıştım. Oysa, benden önce hiçbir konuşmacı alkışlanmadığı halde, ben dinozorluğumu açıklayınca, müthiş bir alkış koptu. ÖDP sosyalist bir parti olduğu için ona umut bağladığını, bundan önceki uygulamalara hiç benzemeyen yepyeni ve doğru dürüst bir sosyalizm istediğimi, böyle bir sosyalizmin insan haklarını da, kadın haklarımı da çevre korunmasını da nasıl olsa kapsayacağını; bunun bir ütopya sayılacağını, ama çocukluğumu Cumhuriyetin ilk yıllarında, yani toplumsal alanda ütopyaların gerçekleştiği bir dönemde geçirdiğim için, ütopyaları boş hayaller saymadığımı söyleyince, bir alkış daha koptu.
Sayfa 251 - Yky·Kitabı okudu
Belki kendim de ölüme artık çok yaklaştığım için, ne gariptir ki, çok yakın dostum da olsalar, canım ciğerim de olsalar, yaşıtlarımın, yani ihtiyarların ölümüne katlanmak daha kolay gelir bana. Onlar yaşayacaklarını yaşamışlar, yapacaklarını yapmışlardır. Ölümlerinde bir haksızlık yoktur. Gelgelelim, yüzünü bile görmediğim, hiç tanımadığım genç birinin ölümünü duyunca, kendim hâlâ yaşadığım için, hem bir suçluluk duygusuna kapılır, hem de çok üzülürüm. Ortada korkunç bir haksızlık vardır çünkü. Yaşayabileceklerini yaşayamadan, yapabileceklerini yapamadan, dünyadan göçüp gitmiştir o insan. İşte bu haksızlığa karşı duyduğum isyan yüzünden, çok küçükken tanrıtanımaz oldum. Hele çocukların, adını bile bilmediğim çocukların ölümünü duyunca, perişan olurum. Yüzümü duvara çevirip ölmek gelir içimden.
Sayfa 236 - Yky·Kitabı okudu
Reklam