hayat böyleydi işte! ne kadar boş, ne kadar kısaydı... sadece hayattakilerin canı acırdı. öldükten sonra acı duyulmazdı. ölmek, uyumak demekti. o halde neden ölmeye razı olmuyordu?
tanrı varsa bu dünyayı erkenden terk etmeyi seçen yaratıklara karşı cömert davranacaktır, hatta bizi burada vakit harcamaya zorladığı için özür bile dileyebilir.
"... bundan sonra neden söz açacağımızı da bilemiyorum."
"kitaplardan söz etmek nasıl olur dersiniz?"
"kitaplar mı? hayır, hayır! eminim hiçbir zaman aynı kitapları okumuyoruz ya da aynı kitapları okusak bile aynı şeyleri hissetmiyoruz."
palto giymeye üşenirken bu koca dünyayı sırtımda nasıl taşırım ben? içinde bulunduğum durumu kimseye anlatamam. sen de anlamazsın ben bile anlamıyorum ki başkasına nasıl anlatırım?
yazar kitabın son sayfasında "kırılgan yaşamlarımızın her ânında başımıza gelebilecek beklenmedik olayları düşünecek olursak, her yeni gün bir mucizedir." diyor.
öyle mi? bence hayır, değil.
bazı insanların hayattan herhangi bir beklentisi yoksa, onları üzen olaylar var ve uzun zaman bu olaylar sürüp girmişse, her yeni gün bir mucize falan değildir! yarının ne getireceğini biliyorlar çünkü. sonu bilinmedik bir olay insanı mutlu eder ama bilmek öyle değil her günün bir önceki günden farksız olacağını bildikleri için günler mucize olmaktan ziyade dayanılmaz saatlerden ibaret.