Yazarın kendisi ve diliyle tanışmam bu kitapla oldu. İlk defa Aslı Erdoğan okuyorum ve bu kitabı başlangıçta neden seçtiğimi ben de bilmiyordum; ancak sayfaları çevirmeye başlayınca bir arkadaşımla yazar üzerine konuştuğumuzu hayal meyal anımsadım. Sürekli görüştüğüm arkadaşıma "Bu yazarı seninle mi konuşmuştuk?" diye sorduğumda, "Hayır ama kitabı bitirince verirsen ben de tanışırım," dedi. Okuma sürecimi sosyal medyada paylaştığımda ise bir başka arkadaşım mesaj atarak bu kitabı bana kimin önerdiğini sordu; ben de tamamen spontane seçtiğimi söyledim. O ise "Aslında ben önermiştim ama peki, öyle olsun," diyerek sitem dolu bir yanıt verdi. Diğer arkadaşımla olan konuşmalarımı ona gösterdiğimde, yazarı okurken ilk kendisini hatırlamamamın üzücü olduğunu, çünkü Aslı Erdoğan’ın kendisi için çok özel bir yere sahip olduğunu ve bu konuyu benimle kesinlikle konuştuğunu belirtti. O an anladım ki hafızamızın gizli odalarında bilinçaltı, bazen biz fark etmeden bir şeyleri bize tanıdık gösteriyor ve o tanışıklığı zamanla gün yüzüne çıkarıyor; bu yüzden arkadaşıma, bu yazarı bilincime işlediği için teşekkür ederim.
Kitabın geri kalanında yazarın diliyle anlattıklarını arkadaşımın ruhuyla bütünleştirip ondaki benzerliklerin ya da hayranlık izlerinin peşine düşmüş olabilirim; tıpkı kurgudaki yazar karakteri gibi, ben de başkalarının üzerindeki o "Aslı Erdoğan" izini aradım durdum. Bu arayış sırasında yazarın üslubunda Sylvia Plath ile olan o sarsıcı ruh kardeşliğini, melankoliyi bir sanat formuna dönüştüren o keskin "sırça fanus" etkisini hissetmemek imkansızdı. Aslı Erdoğan illa ki "Plath gibi yazayım" dememiştir belki ama ikisi de aynı karanlık ve derin sularda yüzen, dünyayı benzer bir varoluşsal sancıyla algılayan ruh kardeşleridir. Birini sevenin diğerinde kendinden bir parça