Sevgi

Bir iz incelemesi olduğu için spoiler içerir.
Puan vermedi·176 syf.·
2026 17. kitabı
Meleklerin İsyanı metaforik anlamda çok güçlü ve zamansız bir kitap çünkü insanın kalıplaşmış, hiçbir zaman değişmeyen o düşünce yapısını çok iyi yakalıyor. Kitabın zengin bir kütüphanede başlıyor olması bu yüzden en önemli detaylardan biri. İnsan, bilimin ve ilmin efendisi olduğunu, her şeyi çözdüğünü sandığı an zihninde kendini tanrılaştırmaya başlıyor. Kitapta Hristiyanlıktan, Yahudilikten, yani Tevrat (Talmud) ve İncil'den söz edilmesi de tam olarak bu düşüncenin köklerine inmek için. Bütün dinler birbirinin devamı olduğu için birbirine benziyor ve kitap bize aslında tüm bu yaratılışın tiyatrosunu yaşatıyor. Anatole France bu bütünlüğü kurarken sadece kutsal kitaplardan değil, Tevrat'ın dışlanan parçası olan kadim Hanok’un Kitabı’ndan ve antik Gnostik metinlerden de derinlemesine besleniyor. Zaten kitapta Tanrı’dan bahsedilirken geleneksel dini figürler yerine ısrarla Gnostisizmdeki "Ialdabaoth" isminin kullanılması bu yüzdendir. Melekler kütüphanede okudukça, karşılarındaki gücün evrenin gerçek, sevgi dolu yaratıcısı değil; her şeyi bildiğini sanan, kibirli ve insanları cehalette bırakmak isteyen kör bir gök tiranı (Demirurgos) olduğunu keşfederler. Kitaptaki meleklerin o tozlu raflar arasında bulduğu büyük sır tam olarak budur. Onlarınki sadece alelade bir başkaldırı değil, bilginin önünü tıkayan ve cehaleti kutsayan bu yalancı tiranlığa karşı bir aydınlanma savaşıdır. Burada kitapla ilgili çok can alıcı bir detayı ve insanın büyük bir yanılgısını netleştirmek gerekir: Koruyucu melek Arcade yeryüzünde ilk somutlaştığında, aslında insanların kafasındaki o klasik, kanatlı ve görkemli melek tasvirlerine hiç benzemez, tamamen cinsiyetsizdir. Onu gören kadın ve erkek bunun nasıl mümkün olduğunu şaşkınlıkla sorduğunda, melek onlara adeta bir tokat gibi şu cevabı
Meleklerin İsyanıAnatole France · Dorlion Yayınevi · 2023109 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi
Yeşil Işığın Ardındaki İllüzyon: Muhteşem Gatsby ve Geçmişin Esareti Edebiyat tarihinin en kusursuz ve en sarsıcı giriş cümlelerinden biriyle açılır perde: "İnsanları eleştirmeden önce, herkesin seninle aynı imkânlara sahip olmadığını hatırla." Nick Carraway’in bu uyarısı, aslında tüm kitap boyunca imkânsızlıktan kaybedilen bir hayatı, muazzam bir imkânla yeniden kazanabileceğini düşünen bir adamı anlamamız için verilmiş bir anahtardır. Çünkü biz burada, yoksulluğun elinden aldığı şeyleri varlıkla geri kazanabileceğine inanan bir adamı okuruz. Kültürel anlamda bir "Martin Eden" hikayesidir bu. Ancak bu iki dev eseri karşılaştırdığımızda karşımıza muazzam bir zıtlık çıkar: Bir tarafta insan zihnini, entelektüel derinliğini en üst seviyeye yücelten Martin Eden vardır; diğer tarafta ise maddi materyali, serveti ve görkemli bir gösterişi en tepeye yükselten Jay Gatsby. Ve bu iki dev eseri, aslında o iki adamı sıfırdan inşa eden iki kadın üzerinden, yani Daisy Buchanan ve Ruth Morse üzerinden okumak gerekir. Daisy ve Ruth, bu erkekler için sadece birer kadın değil; ulaşmak istedikleri o elit, aristokrat dünyanın birer canlı sembolüydü. Gatsby ve Martin, bu kadınlara layık olabilmek ve geçmişi yeniden var edebilmek için kendilerini baştan yarattılar. Fakat buradaki asıl trajik dehliz, narsistik bir duyguda ve illüzyonda saklıydı. Çünkü iki adam da aslında karşılarındaki etten kemikten kadınlara değil, onların üzerinden kendi zihinlerinde yarattıkları o kusursuz geçmişe ve ulaşılamaz tanrıça imajına aşıklardı. Klasikler arasında yer alsa da Muhteşem Gatsby, Amerika’daki ahlaki çöküşü, alkol ve uyuşturucu kullanımını fazla açık ve çıplak bir dille anlattığı gerekçesiyle bir dönem yasaklanmış bir kitaptır. Sinemada ise Leonardo DiCaprio’nun efsanevi devleşmesiyle çok iyi bir
Muhteşem GatsbyF. Scott Fitzgerald · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202526,9bin okunma
Puan vermedi·188 syf.·
2026 15. kitabı
Stanisław Lem, benim için sadece bilimkurgu edebiyatının dehalarından biri değil; distopyayı ve ütopyayı mizahi bir dille harmanlarken, teknolojinin insan doğası üzerindeki yıkıcı etkilerine kafa yoran gerçek bir filozoftur. Onun kaleme aldığı ve bugün bile geçerliliğini koruyan başyapıtı Gelecekbilim Kongresi, beni tam anlamıyla gerçekliğin teknolojik araçlarla nasıl manipüle edildiği üzerine derin bir sorgulamaya itti. Kitapta beni en çok sarsan durum, insanların acı çekmemek adına yanılsamaları gerçeğe tercih etmesi oldu. İlaçların ve kimyasalların etkisi altında yaşayan bir toplum düşünün; özgür iradeden ve samimi duygulardan tamamen mahrum bırakılmışlar. Herkes zorunlu olarak mutlu, herkes "iyilik halini" sağlıklı bir durum sanıyor. Lem’in bu gelecekte kurduğu dünya öylesine değişmiş ki, yeni kavramları anlatabilmek için kelimeler kaynaşmış, bambaşka sözcükler ortaya çıkmış. Yazarın bu dilbilimsel dehası, kurduğu dünyanın yabancılığını hissetmemiz için muazzam bir zemin hazırlıyor. Hikayeyi asıl ikiye bölen nokta ise 2039 yılından öncesi ve sonrası. Başkahramanımız Ijon Tichy, bu zaman kırılmasının ve kaosun ortasında kalıyor. Tichy'nin halüsinasyonlar arasında gerçeği bulma çabası, aslında günümüz modern insanının bilgi kirliliği ve bitmek bilmeyen manipülasyonlar karşısındaki çaresizliğini temsil ediyor. Lem bize onlarca yıl öncesinden şu net uyarıyı yapıyor: Teknoloji bizi özgürleştirmek yerine; bizi duymak ve görmek istediklerimize hapsederek en nihayetinde zihinsel bir kafese dönüştürebilir. Öyle kolay işlenecek bir konu olmamasına rağmen, Lem'in bu yapıtının sinema dünyasına nasıl ilham olduğunu incelediğimde taşlar yerine çok daha iyi oturdu. Gerçeğe Çağrı (Total Recall) ve Vanilla Sky gibi filmler bu kaygan gerçeklik zemininden fazlasıyla beslense de, en
Gelecekbilim KongresiStanislaw Lem · Alfa Yayınları · 2020317 okunma
Puan vermedi·145 syf.·
2026 14. kitabı
Yazarın kendisi ve diliyle tanışmam bu kitapla oldu. İlk defa Aslı Erdoğan okuyorum ve bu kitabı başlangıçta neden seçtiğimi ben de bilmiyordum; ancak sayfaları çevirmeye başlayınca bir arkadaşımla yazar üzerine konuştuğumuzu hayal meyal anımsadım. Sürekli görüştüğüm arkadaşıma "Bu yazarı seninle mi konuşmuştuk?" diye sorduğumda, "Hayır ama kitabı bitirince verirsen ben de tanışırım," dedi. Okuma sürecimi sosyal medyada paylaştığımda ise bir başka arkadaşım mesaj atarak bu kitabı bana kimin önerdiğini sordu; ben de tamamen spontane seçtiğimi söyledim. O ise "Aslında ben önermiştim ama peki, öyle olsun," diyerek sitem dolu bir yanıt verdi. Diğer arkadaşımla olan konuşmalarımı ona gösterdiğimde, yazarı okurken ilk kendisini hatırlamamamın üzücü olduğunu, çünkü Aslı Erdoğan’ın kendisi için çok özel bir yere sahip olduğunu ve bu konuyu benimle kesinlikle konuştuğunu belirtti. O an anladım ki hafızamızın gizli odalarında bilinçaltı, bazen biz fark etmeden bir şeyleri bize tanıdık gösteriyor ve o tanışıklığı zamanla gün yüzüne çıkarıyor; bu yüzden arkadaşıma, bu yazarı bilincime işlediği için teşekkür ederim. Kitabın geri kalanında yazarın diliyle anlattıklarını arkadaşımın ruhuyla bütünleştirip ondaki benzerliklerin ya da hayranlık izlerinin peşine düşmüş olabilirim; tıpkı kurgudaki yazar karakteri gibi, ben de başkalarının üzerindeki o "Aslı Erdoğan" izini aradım durdum. Bu arayış sırasında yazarın üslubunda Sylvia Plath ile olan o sarsıcı ruh kardeşliğini, melankoliyi bir sanat formuna dönüştüren o keskin "sırça fanus" etkisini hissetmemek imkansızdı. Aslı Erdoğan illa ki "Plath gibi yazayım" dememiştir belki ama ikisi de aynı karanlık ve derin sularda yüzen, dünyayı benzer bir varoluşsal sancıyla algılayan ruh kardeşleridir. Birini sevenin diğerinde kendinden bir parça
Mucizevi MandarinAslı Erdoğan · Everest Yayınları · 20131,633 okunma
Puan vermedi·49 syf.·
2026 13. kitabı
Jules Verne’i hepimiz 80 Günde Devriâlem, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah veya Balonla Beş Hafta gibi eserlerinden, bizi sürekli heyecan dolu maceralara ve farklı dünyalara çağıran o eşsiz hayal gücüyle tanırız. Ancak bu kez karşımızda devasa makineler veya uzak kıtalar değil, bir insanın iç dünyasındaki o derin ve karanlık pencereden bize seslenen, sadece 49 sayfada insanı kendi zihin girdabına çeken bambaşka bir Verne var: Usta Zacharius. Bu kitabı bir sahaftan aldığımda karşılaştığım manzara beni hikayenin kendisi kadar etkiledi; benden önceki okur metnin içinde sadece tek bir alıntının altını çizmiş, geri kalan tüm dikkatiyle bilmediği kelimelerden kendine bir sözlük tutmuştu. Bir okurun metinden maksimum verimi almak için gösterdiği bu titiz çaba, kitabın o ağırbaşlı havasıyla öyle güzel bütünleşmişti ki, saatlerin akrep ve yelkovanına can verdiğine inanan bir ustanın her mekanizmaya bir "kalp atışı" atfederek Tanrı ile yarışmaya kalkışmasını okurken o emeği hep yanımda hissettim. Bilmenin verdiği narsistlikle en üst evreye ulaştığını sanan insanın aslında kendi yarattığı düzene hapsolmasını ben bir nevi "Zacharius Usta Sendromu" olarak görüyorum; tıpkı Oblomov'un ataleti gibi, burada da bilimin ışığıyla körleşen bir saplantı ve kendi icat ettiği çarkların kölesi olma hali var. Zacharius’un o meşhur "Zamanı tanrı yarattı, onu ben kurdum!" haykırışı ve "Benim saatlerimden hiçbirini Tanrı bile geri bıraktıramaz!" kibri, aslında bir yaratıcılık iddiasından ziyade kendi sonunu hazırlayan bir zehrin ilanı gibi. Bu kitap; bilginin her şeyi çözeceğine inanırken hayatın o kontrol edilemez ritmini unutanlar, teknoloji ve algoritma dünyasında kendi ruhunu birer dişli çarka dönüştüren modern zaman ustaları ve bir oturuşta biten ama etkisi haftalarca süren felsefi derinlik
Zacharius UstaJules Verne · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202124,9bin okunma