Küçük bir adamın, hiç de iyi olmayarak başlayan ve özellikle çocukluk yaşantısında çok menfi durumlarla karşı karşıya geldiği, buna mukabil zamanla adım adım iyiye doğru evrildiği hayat hikâyesini konu edinen roman; bilhassa yalınlığı, duruluğu ve içtenliği ile kendine sıcacık bir kucak açtırarak, okuyanı ilk baştan itibaren kendisine benimsetiveriyor.
Romanda birçok karakter olmasına karşın, dikkatimi iki karaktere toplamak ve bunları da kısaca anmak yerinde olacaktır. Biri Copperfield’ın halası Betsey Trotwood, diğeri ise James Steerforth. Bu karakterleri öne çıkarmak, ötekileri gölgede bırakmak için değil kesinlikle. Benim kırılma noktası olarak gördüğüm şahıslar bunlar sadece; yani tamamen bana ait bir düşünce.
O kadar hırpani bir hâlde, sokak sokak dolaşan; tutunacak en büyük dalının da elinden kopmasıyla (annesinin) biçare şekilde halasının oturduğu evi bulabilmek için canla başla uğraşan ve sonra da hayatında yeni birçok maceraya yelken açan David için halası, ilk büyük mücadelesinin parlak ışığıydı. Her ne kadar araları limoni olsa da, halasının ona yaptıkları paha biçilemezdi; işte ilkin küçük David Copperfield buradayken büyüdü. Daha sonrasında da bunun bir devamı olarak Salem Yurdu’nda. Burada öğrenciyken tanıştığı Steerforth, David’e göz kulak olan ve onun iyice pişmesini sağlayan tohumları attı. Tabii, sonrasında Steerforth yüzünden araları hiç istemeyeceği şekilde açıldı; burası da ayrı.
David Copperfield’ın şu sözüne bir kez daha kulak vererek, huşuyla itimat ediyorum: ''Hayatını benim yaptığım gibi gözden geçirip sayfa sayfa buraya aktaran bir adam, ihmal edilmiş yeteneklerin, kaçırılmış fırsatların ve içinde sürekli savaş halinde olup yenik düştüğü pek çok tuhaf ve sapkın duygunun keskin idrakini hissetmiyorsa eğer, o fevkalade iyi bir adam