Her şey zıtlıkta belli ediyor kendini; siyah beyazda, hareketli durağanda, diri ölüde... En çok bir ölüde yaşadığını fark ediyor insan, bir ölüde hayatı sorguluyor, bir ölümü beklerken utanıyor yaşamasından ve hayat telaşından...
Bir ölü çıkıyor bir evden,
İnsanlar sanıyor ki bir cenaze var,
Bir ölünün ardından ağlıyorsun,
Oysa en çok kendine, içinde yitirdiklerine, göme göme bitirdiklerine ağlıyorsun.
"İnsan çokça hayat ve bir de ölümdür," diyor Tarık Tufan, "İnsan çokça ölüm ve bir de hayat," aslında. Yaşamayı beceremediği, eline yüzüne bulaştırdığı, azar azar öldüğü, yaşarken kokmaya, çürümeye başladığı bir hayat.
Uyumaktan korktuğunuz oldu mu hiç?
"Uyursam kesin kötü bir şey olacak ve ben engel olamamanın yükünü ömür boyu taşıyacağım," diye düşündüğünüz...
Uyurken yitirdiniz mi hiç sevdiklerinizi?
-Nasıl yitirmedik değil mi, 6 Şubat daha dün gibi, her gün bir yerler sallanıyor ve bizim için en ufak sallantıda takvimler hep 6 Şubat-
Rüya
Hikâyemizin başkahramanı...
Onun iç dünyasında yaşıyoruz eser boyunca; o oluyoruz, onunla yitiriyoruz en sevdiklerimizi, onunla tutunmaya çalışıyoruz hayata, onun gözünden bakıyoruz aile yaralarımıza. Başkalarına iyi gelmeye çalışıyoruz daha kendi yaralarımızı sararken. Neden bir tek kendine iyi gelemez ki insan? Kendini yapıştıramıyor değil mi yara bandı? Kendini ameliyat edemiyor doktor, kendinden kaçamıyor insan. Şükrü Erbaş misali, "Ey gönül haresi keder, insan kendinden ne kadar uzağa gider?" Gidemedikçe yakalanıyoruz; kendimize, düşüncelerimize. Ve saplanıp kalıyoruz ruhumuzun dipsiz, karanlık kuyularında.
"Köşedeki kitaplık, yalnızca terapiden değil, hayatın karmaşasından da bir kaçış sunuyormuş gibi hissettiren kitaplarla doluydu."
Bu yüzden okumuyor muyuz?
Bütün çabamız kaçıp kurtulamadığımız hayatımızdan, insanlardan,
MetazoriSelahattin Tomar · Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık · 202528 okunma