Sözün özü; anladıklarımızla dost oluruz, ancak dostlarımızı anlarız. Artık anlatamadığımız dostlarımızı kaybederiz. Düşmanlarımızı isr anlamamız mümkün değildir. Onlar anlamadığımız kadar düşmanımızdır. Oysa onları öğrenebiliriz. Onları çok iyi öğrenerek bize verecekleri zararı en aza indirebiliriz.
İşte böyledir: Birini anlamak onun yanında yer almak demeye gelir. Üstelik bu kadarla da kalmaz, anladığımız kimseye karşı içimizde bir sorumluluk hissi doğar. Olaya öte ucundan girdiğimizde gerçek daha belirgindir: Kimden yana isek en çok onu, giderek ancak onu anlarız. Kime karşı mes'uliyet hissimiz varsa, kime karşı mükellefiyetlerimiz olduğunu kabul etmişsek onu anlamış sayılırız. Eskiden " mes'uliyetini müdrik " denirdi ki, bununla idrakin hangi alanı kapsadığı dile getirilmiş olurdu.
Yaşayacağız yaşamasına, ama canlı kaldığımızı söylemek kolay olmayacak. İsterseniz cümleyi gelecek zamanla ifade etmekten vazgeçelim ve diyelim ki yaşıyoruz yaşamasına, ama canlı kaldığımızı söylemek kolay değil. Türkiye'de yaşayan Müslümanların nebatî bir hayat sürmediklerinin kanıtı nerede? Bitki olmadıklarını ancak seçim sandığına gidip oy verdikleri zaman mı fark edebiliyoruz?
Canlı kalmak deyince kendi mahiyetimize ilişkin övgüye değer bir durumu kastederiz. Yani insan vasıflarımıza tatabuk eden bir yaşayış tarzını canlılık sayarız. Sadece yaşıyor olmayı, hayatımızı idame ettirişimizi " bir can taşımak " kavramına yakıştıramayız.