Bir kadının depresyonlarının, can sıkıntılarının ve sayıklamalı kafa karışıklıklarının çoğu; yeniliğin, şevkin ve yaratıcılığın kısıtlandığı ya da yasaklandığı son derece sınırlı bir ruhsal yaşamdan kaynaklanır.
Gençken ve ruhsal hayatlarımız kültürün ve dünyanın arzu ve gereklilikleriyle çatışma halindeyken, evden çok uzaklara gittiğimizde kendimizi çaresiz hissederiz. Ancak erişkinliğimizde; kim, ne, nerede ve ne kadar süre sorularıyla ilgili seçimlerimizin sonucu olarak evden çok daha uzaklara sürüklenmeye devam ederiz. Çocukken ruh evine geri dönmek bize öğretilmediyse, "hırsızlık ve kaybın etrafında gezinip durma" örüntüsü, kendisini sonsuza kadar yineler. Ama bizi savurarak -ihtiyaç duyduğumuzdan çok daha uzağa- rotamızdan çıkaran, kendi zavallı seçimimiz bile olsa, inancınızı koruyun, çünkü yuvaya geri dönme aracı ruhun içindedir. Hepimiz geriye dönüş yolunu bulabiliriz.
Eskiler "ya devlet başa, ya kuzgun leşe" demişler. Günümüzde hiç kimsenin başına iş düşmüyor. Yani meselelerin çözümü için hiç kimsenin başına iş düşmüyor. Çünkü devletin konacağı, işin düşeceği "baş" yok. Yaşayış düzenimiz insanların erişkin, yetişkin, olgun olmalarını gerektirecek tarzda değil. İş bizim başımıza düşmedi diye sevinmeyelim, eğer başımıza iş düşmediyse bunun sebebi bizim bir başımız olmayışındandır.