“Nerede olursanız olun daima etrafınızı aydınlatın. Ateş bir kez sönerse siz iki kez yakın üçüncü,
beşinci, bininci kez yakın sürekli yanın ve başka ateşler yakın…”
İnsan, kendi karanlığıyla yüzleşmediği her an,karanlığı bir başkasının kaderine dönüşür.
Emily Brontë’nin(1818-1848) yazdığı tek roman olan Uğultulu Tepeler 1847’de, “Ellis Bell ” takma ismi ile yayımlanıyor, o dönemde kadın yazarlar ne yazık ki ciddiye alınmıyor. Ciddiye almayanlara inat Romanını gotik kurgusuyla, insan ruhunun en ücra, zihnin en karanlık dehlizlerinde öyle bir atmosfer örüyor ki Uğultulu Tepeler okuyucuyu alıp bildiği tüm gerçekliklerin ötesine zamanın ve mekânın hükmünün geçmediği, bambaşka bir boyuta taşıyor. Eser sıradan bir aşk ya da intikam öyküsünden çok fazlasını barındırıyor. Arzuların, gölgelerin ve bastırılmış duyguların iç içe geçtiği, derin bir içsel muharebenin izdüşümü gibi. Kurgunun inceliği ve olay örgüsünün ustaca örülmesi, sayfalar çevrildikçe okurken içine çekiyor. Karakterlerin çıktığı yolculuk, yer yer rahatsız edici tonlar taşısa da zihne kazınan izler bırakıyor, bir girdap gibi sarıyor ve kolay kolay da bırakmıyor. O yüzden sondan söyleyeceğimi başta diyeyim: Ne yapın edin, bu klasiği mutlaka okuyun!…
Bronte’nin Romandaki karakterlerine hayran olmamak çok zor, yazarın gözlem gücü ve insan doğasına dair sezgisindeki kuvvetiyle romanı son derece “gerçekçi”karakterlerden oluşturuyor. Karakterin hepsinde bir kusur var, bu yüzden çok sahici geliyor. Karakterler öylesine katmanlı ki üslubuyla birlikte empatisi güçlü, yaşananlara öfkesi sağlam bir okuma sunuyor ve olaylara asla kayıtsızlık hissettirmiyor. Roman iki farklı kuşağı ele alıyor ve bu iki kuşak hem olaylar zinciriyle, hem de duygusal açıdan birbirini tamamlıyor…
Uğultulu Tepeler ilk sayfalarından itibaren iç karartıcı bir gizemin içine çekiyor. Roman anlatıcısı olan Lockwood'un taşınması ve ev sahibi olan Heathcliff'i ziyarete gitmesiyle başlıyor, malikâne