Diyorlar ki herkes düşüncelerini serbestçe ifade edebilsin, hiç kimse düşüncelerinden dolayı cezalandırılmasın. Düşünceleri iyi düşünceler, kötü düşünceler diye peşin bir ayrıma tâbi tutmayalım. Hepsinin ortaya çıkmasına fırsat verelim. Bu sözler kulağa hoş geliyor. Ancak hemen akla bir soru takılmadan olmuyor: Düşünceler serbest olsun dileği de bizatihi bir düşünce mi? Öyle ise onun zıddını da düşüncr saymamız lâzım. Yani birisi düşünceler yasaklanmalı, insanlar düşünceleri yüzünden muaheze edilmeli dedi mi, madem iyi düşünce, kötü düşünce ayrımı yapmıyoruz, buna da muteber bir yer tanımamız gerekecek. O zaman tuhaf bir durum doğacak. Saygısızlık da saygı görmelidir der gibi olacağız. Anlaşılan şu ki düşüncenin ne olduğuna bir tanım getirmeden düşünce özgürlüğünü savunmak mümkün olmuyor. Ama eğer özgürlük sadece birileri tarafından tanımlanmış düşüncelere tanınacaksa, nelerin düşünce sayılabileceğinin sınırları konulmuşsa, bunun neresi özgürlük?
Acaba yeni gelenlerin bir tercih yapıp yapmadıkları, yaptılarsa tercihlerinde isabet kaydedip kaydetmedikleri nasıl anlaşılabilir? Bunun öyle sanıyorum ki sınaması Türkiye'de getirilen çözümlerin aynı zamanda dünya toplumlarının meselelerine müdahale edecek etkinliği gösterişiyle yapılabilecek. Çünkü "şekerle kandırma" yalnızca denetim altında tutulan çevre ülkelerin eziyetini çektikleri bir ameliye değil; itibar ve imtiyaz sahibi metropol bölge ahalisi de teknolojinin hükümranlığı altında "çocuksu aşamada bırakılma" zorlamasını yaşıyorlar. Sırf bu yüzden Batı'nın kendi kafesinde ürettiği çözümlerin çevre ülkelere taşınması hayırhah bir sonuç veremez. Tersini denemekte yarar var.
Böylece, kadınlar, gerektiğinde hapishane duvarlarına mavi gökyüzünün resmini çizebilirler. Çileler yanarsa, daha fazlasını eğirirler. Ekinler tahrip olursa, hemen daha fazlasını ekerler.Hiçbir şeyin bulunmadığı yerlere kapılar çizer, bu kapıları açar, oradan yeni yollara ve yeni hayatlara geçerler. Vahşi doğa sebat edip hüküm sürdüğü için, kadınlar da sebat edip hüküm sürerler.