“Batmak hakkına da çıkmak hakkına da sahip olmak çok zor.”
.
Türk edebiyatı, uzun yıllar boyunca köyü, köylüyü ve onların sorunlarını anlatmaya odaklandı. Bu hikâyeler dönemin ruhunu gayet iyi yansıtıyor; okurların içinde bir kıpırtı toplumu anlatmaz; bireyin iç dünyasını da aydınlatır.
.
Öncelikle Sevgi Soysal kimdir?
Sevgi Soysal (1936 – 1976), 70’lerin önemli kadın yazarlarından biridir. Edebiyat dünyasında kendine özgü duruşu sayesinde yer edinmiş; kadın kimliğini merkeze alan, alaycı ve ironik diliyle toplumda baskılanmış kadınların özgürlük arayışlarını başarıyla anlatmış, kadınlara dayatılan direktifleri eleştirmiştir.
Tante Rosa (1970) Sevgi Soysal’ın ilk kitabıdır. Kitabın karakteri olan Rosa, hem toplumsal rollerin dışına itilmiş hem de toplumsal rollerin dışında kalmayı seçmiş tüm kadınların sesi olmuş bir simgedir. Rosa’nın hayatı başarılarla dolu süslü bir öykü değildir. Bu eser, Türk edebiyatında kadınların da özgür olduğuna ve varolduklarına değinen bir yapıya sahiptir. Kadına biçilen rollerden özellikle “başkası için” yaşamaya zorlanan kadının isyanını anlatır. Hani bilirsiniz, kendine bir eş bulmak yerine yeni bir anne arayan erkekler için; anne olduktan sonra büyük sorumlulukları da beraberinde getiren çocuklar için… İşte Rosa bunlara karşı çıkar. Kendi benliğini ararken uyumsuz bir bireye dönüşür ve çırpınır durur.
1950 ve 60’larda yazılan eserlere köy edebiyatının hakim olduğunu biliyoruz. Fakir Baykurt, Talip Apaydın ve sayabileceğimiz daha birçok yazar, köy ve köylünün sıkıntılarını anlatır. Bu hikâyelerde kadın genellikle acı çeken, ezilen, direnişi olmayan bir figürdür. İşte Tante Rosa köy hikâyeciliğinin “kadını önemsizleştiren” bu yaklaşımına bir başkaldırıdır. Yani Sevgi Soysal kadını bu tür klişelerden çıkarıp düşünen, isyan eden, sorgulayan