Martin Eden, Jack London’ın yarı otobiyografik bir eseridir. Kendisi sosyalist bir yazar olmasına rağmen sosyalizme karşı ve bireyci bir karakter meydana getirerek, bireyselliğe bir karşı koyuş olarak bu kitabı kaleme almıştır. Kitabın sonunda Martin’in bu hayattan kendisini koparışı bireyselliğin yenilgisinin bir simgesidir aslında. Ancak Martin’in mücadelesi ve Ruth’la olan ilişkisinin birçok okur için bu amacı anlamanın önüne geçtiğini düşünüyorum. Şahsen benim için de biraz böyle oldu.
Bu amaç, Martin’in mücadelesinin ardında kaldı.
Hikayemiz, Martin’in burjuvadan birisini sokak eşkıyalarından kurtarıp, teşekkür mahiyetinde aldığı yemek davetine katılmasıyla başladı.. Sığ kültür seviyesi, bozuk aksanı, özensiz üstü başıyla oturduğu bir burjuva masası değiştirdi tüm hayatını.. Okudukça keşke dedim, keşke o yemeğe katılmasaydı. Kültürsüz, bozuk aksanlı, belki biraz kaba saba ama yumuşak yürekli o genç olarak kalsaydı.. Keşke korkak, çıkarcı ve sevgisinin arkasında durabilecek bir yürek taşımayan Ruth’la hiç tanışmasaydı.. Ama o zaman da bir Martin Eden nasıl çıkardı ortaya değil mi? Neyse...
Hikaye okurken çok canlı hissettirdi bana. O Masada Martin’le beraber utandım, birini sevdim sandım, onunla beraber okumaya karar verdim ve okudukça onun da dediği gibi olmuştu: ‘’Bir sürü kitap okudu ama içindeki huzursuzluk azalmak yerine daha da büyüdü.’’ çünkü sorular arttı. Kimsin? Nesin? Nereye aitsin? Sorguladıkça, okudukça bir karar verdik. Yazacaktık.. Gördüğümüzü dünyaya gösteren bir göz, duyduğumuzu aleme duyuran bir kulak, hissettiğimizi insanlara duyumsatan bir kalp olacaktık..
Bunu yapmamız için para da lazımdı. Dergilere yolladığımız yazılarımızın posta parasını çıkarmalı, aynı zamanda geçimimizi de sağlamalıydık. Bu sebeple beraber denize çıktık, bir