sueda

Fârâbî'ye göre, erdemli bir din olarak İslâm, aklın Yunan felsefesinde ulaşmış olduğu sonuçları dinin kendi mantığı ve söylemi içerisinde en mükemmel şekilde temsil etmektedir. Bu açıdan İslâm'ın dini öğretisiyle, felsefenin aklî öğretisi arasında mümkün olan en mükemmel uyumun bulunduğunu söyleyebiliriz. Şu var ki İslâm dünyasında felsefe, müslüman toplumun kendi manevi kaynaklarından doğmamış, onlara başka bir milletten, hem de dili ve kültürü farklı olan bir milletten aktarılmıştır. Hem bu farklılıktan kaynaklanan lafzî yapı hem de felsefe ile din arasındaki ilişkinin gerçek mahiyetini bilmeyenlerin varlığı, İslâm dini ile Yunan felsefesi arasındaki uyumu reddeden görüşlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Sayfa 174·Kitabı okudu
1000k
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Felsefe-din ilişkisi açısından Fârâbî şu görüşü benimsemektedir ki gerçek bir felsefe ile bu felsefeye tâbi olduğunun farkında olan bir din arasında herhangi bir çatışmanın olması mümkün değildir. Fakat eğer gerçek felsefe ile doğru (sahih) din arasındaki organik bağ bilinmiyorsa bu durumda felsefe-din ilişkisi sağlıklı bir temele oturtulamaz ve ortaya pek çok problem çıkar. Her iki tarafın mensupları da birbirlerine karşı, çürütme, reddetme ve inkâr şeklinde negatif tavırlar içerisine girerler. Dolayısıyla hem felsefe tarafında yer alanların hem de din adamlarının, sözü edilen ilişkinin mahiyeti üzerine derin bir bilince sahip olmaları gerekmektedir. Felsefe ile din arasında müşahede edilegelen zıtlaşmanın, tartışmanın kaynağında da bu bilinçsizlik yatmaktadır.
Sayfa 174·Kitabı okudu
1000k
O, maddesiz olmak bakımından her tür imkândan ve kuvveden uzak olarak salt fiil ve salt akıldır, maddesiz olmak bakımından her tür imkândan ve kuvveden uzak olarak salt fiil ve salt akıldır. Fârâbî, Tanrı'yı "kendini düşünen akıl" olarak nitelendirmektedir. Fârâbî'nin, sıfatlar meselesinde Aristoteles'in yoğun etkisi altında olduğunu söyleyebiliriz. Fârâbî, bizzat Aristoteles'i takip ederek düşünmeyi (ta'akkul) ilahi süjenin en yüksek aktı olarak değerlendirir ve Tanrı'nın aklettiğini söyler. Tanrı, düşünendir, hatta bizzat akıldır. Çünkü "Bir varlığın akıl olmasına ve bilfiil düşünmesine engel olan şey maddedir". Buna göre, eğer bir şey maddede değilse ve varlığında maddeye ihtiyaç duymuyorsa, o şey akıldır ve bilfiil akledilendir (ma'kûl). Bundan ötürü, her bakımdan gayri maddi olan Tanrı, tözü itibariyle bilfiil akıl ve bilfiil makuldür. Tanrısal düşünme faaliyetinde, süje-obje ayrılığı ortadan kalkar ve düşünenle düşünülen aynileşir. Düşünen öz, düşünülen öz olur ve böylece akledilir olması bakımından "akıl" olur: Tanrıda "akıl, âkil ve ma'kûl bir ve aynı anlama gelir. Onlar tek bir öz ve bölünmez bir tözdürler."
Sayfa 156·Kitabı okudu
1000k
Beden ve genel olarak madde Meşşâî gelenekte her ne kadar özü bakımından kötü değilse de tamlığa ve mükemmelliğe engel teşkil eden bir noksanlık belirtisidir. Dolayısıyla insanın kemâl noktası olan en son mutluluk ancak öte dünyada gerçekleşir.
Sayfa 154·Kitabı okudu
1000k
Fârâbî, yetkin olanla iyi olanı bir arada düşünür. Aslında ona göre, her insan doğal olarak iyi kabul ettiği şeyleri ister, onlara yönelir ve onları elde ederek yetkinleşmeye çalışır. Eğer iyiden söz ediyorsak bir en iyi ve eğer mükemmelden söz ediyorsak bir en mükemmelin varlığı da kaçınılmaz olur. Mutluluk en yüksek "insanı yetkinliktir", dolayısıyla her bir insan, doğal olarak mutlu olmak ister. Mutluluk en son yetkinlik (kemâl) ve en yüksek iyidir, çünkü diğer bütün iyiler ve yetkinlikler kendileri dışında bir şeye ulaşmak için istenir, ama sadece mutluluk kendisi için talep edilir ve ona ulaşıldığında bütün istekler sona erer. (...) Kendi başına var olma durumu en yüksek düzeyde Tanrı'da temsil edilir, dolayısıyla onun en yüksek mutluluk düzeyinde olduğu söylenebilir.
Sayfa 153·Kitabı okudu
1000k