Mrs. Grant, “Mary, nasıl başa çıkacağız biz bu çocukla?” diye bağırdı.
Mary Crawford, “Kendi haline bırakacağız sanırım,” dedi. “Konuşmanın bir yararı yok. Nasılsa eninde sonunda onu da bir uyutan çıkacak!”
Mrs. Grant, “Ama onu uyutsunlar istemiyorum ben!” dedi. Tuzağa düşürsünler istemiyorum. Her şey dürüst, şanlı şerefli bir biçimde olsun istiyorum.”
“Ay, ablacığım!” diye Mary güldü. “Bırakın onu kendi haline, uyuyacağı varsa uyusun! Ne fark eder sanki? Eninde sonunda nasıl uyutuyorlar adamı!”
Mrs. Grant, “Ama evlilikte olmaz!” diye direndi.
Mary, “Asıl evlilikte olur!” dedi. “Sözüm meclisten dışarı, ablacığım, evlenip de ‘uyutulmayan’ kadın ve erkeklerin oranı yüzde bir bile değildir! Ne yana bakarsam bakayım, bunu böyle görüyorum. Zaten aklım da böyle kesiyor. Çünkü düşünüyorum da, insanların karşısındakinden en çok şey bekledikleri ve kendi kendilerine karşı en az dürüst oldukları alışveriş evliliktir.”
“Vah vah, Hill Sokağı’nda sana çok kötü bir evlilik dersi vermişler, Mary’ciğim!”
“Ağabeyimin zavallı eşinin evlilik kurumunu sevmesi için bir neden yoktu ki! Ama ben kendi izlenimlerime dayanarak konuşuyorum: Evlilik bir düzen-dolap meselesi. Kaç kişi biliyorum, kesin bir kazanç ya da mutluluk bulacaklarına güvenip bel bağlayarak evlendiler ya da evlendikleri kimsenin iyiliğine ve üstünlüğüne yüzde yüz inandılar. Ama evlendikten sonra temelden yanılmış olduklarını anladılar ve umduklarının tam tersine katlanmak zorunda kaldılar. Öyleyse aldatmaca değil de nedir bu?”