8/10
·144 syf.··
Beğendi
·
2025 36. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 25 Aralık 2025 16:04
Elif Şafak'ın "Bit Palas" romanını Mine G. Kırıkkanat'ın 1990 yılında yazmış olduğu "Sinek Sarayı" romanından intihal yaparak yazdığı yönündeki mahkeme kararı sonrasında merak edip her iki kitabı da okumaya karar verdim. Öncelikle kitap sürükleyici güzel bir kurguya sahip, fakat ana karakterin Fransa'daki işine ara verip bir süreliğine İstanbul'a taşınmasının nedenleri daha çok işlense, roman biraz daha kapsamlı olsa daha iyi olurdu diye düşündüm. Olaylar çok hızlı gelişip, çözülüyor. Kendime Notlar Fransa'da bir bakanlıkta etkin bir görevi olan Sinan'ın babası ünlü bir silah firmasının sahibi Fransız, annesi ise Türk. Ücretsiz izne çıkan Sinan bir süre kafasını dinlemek için İstanbul'a geliyor. Arkadaşı Hilmi'nin büyükannesinin Cihangirdeki dairesine yerleşiyor. Kendisi beşinci katta oturuyor, alt katta bu büyükannenin görümcesi ile dul kızı oturuyorlar, bu iki kadın geçimsiz ve sevimsizler, ayrıca dinle bozmuşlar kafalarını. Onun altındaki dairede Nejla adlı travesti, bir alt katta Güher ve Süher adında ikiz darbukacı kardeşler oturuyor. Bunlar bir gece kulübünde çalışıyorlar. En alt katta Gülfiliz adında bir fahişe yaşıyor. Kapıcı kadın cüce, oğlu ise zeka problemli devasa bir çocuk. Bu ilginç apartmanda garip ilişkiler yumağı içinde buluyor Sinan kendini. Aslında travestinin gerçekte Gülfilizi sevdiği,ama erkek olarak kabul görmeyince kadın gibi yakınına sokulduğu, Gülfiliz'in kardeşi ile ensest bir birlikteliğinin olduğu ya da olamadığı anlaşılıyor. Kardeşi tarafından hunharca öldürülen Gülfiliz'in intikamını Nejla yani erkek kimliği ile Daryal alıyor. Sinan olaya şahit olunca ilişkilerini kullanarak Daryal'ı Fransa'ya kaçırıp kurtarıyor.
Sinek SarayıMine G. Kırıkkanat · Kırmızı Kedi Yayınevi · 2015403 okunma
6/10
·58 syf.··
2025 13. kitabı
·
3 saatte okudu
·
Okunma: 17 Mayıs 2025 15:28
Jack London, Ateş Yakmak adlı öyküsünde insanın doğa karşısındaki zaaflarını ve hayatta kalma mücadelesinin ne kadar kırılgan bir dengede olduğunu gözler önüne seriyor. 1902 ve 1908 yıllarındaki iki versiyon, aynı hikâyeyi farklı şekillerde sunarak insanın doğaya karşı olan zaafını ve çabasını farklı açılardan ele alıyor. Bu iki versiyon, yalnızca bir öyküdeki olayların farklı sonuçlanmasından çok, insanın doğayla olan ilişkisine dair derin bir değişimi simgeliyor. İlk versiyon olan 1902’de, Jack London, hikâyenin kahramanı Tom Vincent’in yalnızca soğuğa karşı değil, aynı zamanda içsel güdülerine karşı verdiği mücadeleyi vurguluyor. Soğuk ve zorlayıcı doğa koşullarında, adam sadece çevresine değil, kendi zayıflıklarına da direnç gösteriyor. Ancak hikâyenin sonunda, o azim ve irade sonunda kahramanımızı hayatta bırakıyor. Burada, insanın doğaya karşı olan mücadelesinin temelinde hayatta kalma içgüdüsünün gücü bulunuyor. Tom, öldürmeye, hayatta kalmaya dair her adımını bir cesaret ve kararlılıkla atarken, çevresindeki engelleri aşma konusunda başarılı oluyor. Buradaki tema basit gibi görünse de, hayat, soğuk, ateş ve hayatta kalma arasındaki ilişkiyi düşündüğümüzde, insanın içsel gücünü ve azmini vurgulayan çok derin bir alt metin çıkar karşımıza. “Ateş, hayat demekti,” cümlesiyle, yazarın asıl vermek istediği mesajı net bir şekilde anlamak mümkün: Ateş, hayatta kalmanın sembolüdür. Bir insanın hayatta kalma mücadelesinde, gerektiğinde yeniden doğuşun, cesaretin ve çabanın simgesidir. 1908 versiyonunda ise hikâye farklı bir tona bürünüyor. Burada, kahramanımızın ölümüne giden yol daha karamsar ve kesindir. Yalnız başına yola çıkan adam, doğa ile savaşırken kendisini çaresiz bir şekilde ölüme terk edilmiş bulur. Karakterin içsel gücü ve hayatta kalma azmi, doğanın
Ateş YakmakJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202516,2bin okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Puan vermedi·144 syf.··
2024 9. kitabı
·
3 saatte okudu
·
Okunma: 14 Şubat 2024 19:08
“Bu apartmanda herkesin tekil bir öyküsü, sıradan olmayan bir kişiliği var.” Kitap Fransa’da iktidar partisinin danışmalarından biri olan Sinan’ın İstanbul’a gelmesi ile başlıyor. Sinan’ın gelirken ‘’ O öldükten sonra…’’ diyerek yolculuğa çıkması onu Fransa’ya bağlayan özel birinin varlığına işaret ediyor, öyle biri ki o öldükten sonra ‘’Belki mutlu olurum diyerek yola çıktım.’’ diyerek Fransa’da oldukça prestijli işini ve eşini bırakıp İstanbul’a geliyor. Sinan İstanbul’a mutlu olma umuduyla geliyor ancak bulunduğu hiçbir yere kendini ait hissedemeyen biri vurgusunu ‘’ Türk duyumsadım ama ellerim Fransız’dı.’’ diyerek ifade ediyor. Sinan Fransız bir baba ve Türk bir annenin oğlu; bu iki kültür arasında kaybolmuş bir kişi. ‘’Nereye döndüm? Ve nereden? Niye geliş değil de, dönüş olsun, Asıl yer neresi peki? Asıl yer var mı ki?’’ Sinan’ın en büyük problemi belki de yaşanacak yeri kendisine var edemeyen baba problemi, ata toprağından kopuk olmak. Köksüz olmak. İstanbul’a, Fransa’ya, aşka, sevgiliye, eve kendini ait hissedememe. İstanbul’da kalacak yer sorununu yatılı okuldan tanıştığı ve 22 yıllık belki de tek arkadaşı Hilmi çözüyor. Hilmi’nin babaannesi ayağını kırdığı için yaşadığı 5. kattaki dairesine gidemiyor. Bu yüzden boş olan daireyi Sinan’a kiraya veriyorlar. ‘’Birbirimizi özlemiştik, dokunmak istiyorduk. Ama erkek dostlukları, kadınlar gibi sürtünemezler birbirine. Böyle şaplak atarak , tutup sarsarak avutuyorduk elleme güdümüzü.’’ Babaannenin evi 5 katlı bir bina. Ancak babaanne binada öyle bir kritik yere sahip ki o gittikten sonra tutulan sırlar tutulamaz oluyor. ‘’Bu apartmanı babaannem düşkünleri esirgeme kurumu gibi donattı.’’ Apartman 72 millet tekmil gibi her telden insanların bulunduğu bir kültür mozaiği sanki. Toplumda görülmek istenmeyen,
Sinek SarayıMine G. Kırıkkanat · Kırmızı Kedi Yayınevi · 2015403 okunma