1920–1923 arası tecrübenin yerli ve özgün bir uzlaşı kültürü üretti. Kurtuluş Savaşı gibi devasa bir altüst oluş, iddia edildiği gibi yukarıdan aşağıya bir diktayla değil; hocaların, ağaların, solcuların ve subayların bir arada oturduğu o meclisin rızası ve ortak kararlarıyla kazanıldı. Yani demokrasi, savaş bittikten sonra lütfedilecek bir lüks değil, bizzat zaferi getiren motor kuvvetin kendisiydi. Bu çoğulculuğun 1924–1925 sürecinde (özellikle Takrir-i Sükûn Kanunu ve TCF'nin kapatılmasıyla) budanması, Türkiye'de legal ve kurumsal muhalefet kültürünün gelişimini felç etti. Muhalefet kanalları kapatılınca, siyasi rekabet meclis kürsüsünden yeraltına, reaksiyoner odaklara veya gizli networklere kaydı. Bu da Türkiye siyasetinin genetiğine yerleşen o kronik "merkez-çevre" çatışmasını ve "rejim elden gidiyor" korkusunu kalıcı hale getirdi. 1924 kırılması, Türkiye'nin modern bir devlet olabilmek adına kendi içinden çıkan en organik, en katılımcı ve en çoğulcu yönetim pratiğini feda ettiği o trajik momenttir.