Görünüşte iyi olanı değil, sağlam, doğru ve kendi saklı bünyesinde daha güzel olanı arayalım, onu bulup çıkaralım.
O uzak bir yere konmuş değil, elini nereye uzatman gerektiğini bildiğin takdirde onu bulacaksın.
Şimdi ise adeta karanlıkta, arzuladığımız şeylere çarparak yakınımızdaki şeyler arasından geçip gidiyoruz.
"Felsefe ile uğraşmak çağlar arasındaki mesafeyi kapatır, insanın sadece kendi çağında değil, aynı zamanda geçmişte yaşayan filozofların çağında da yaşamasını sağlar, onlarla tartışıp kuşku duymasına, huzur bulmasına, insan doğasına üstün gelmesine ve onu aşmasına olanak tanır. "
C. Cengiz Çevik
Kitabı bölüm bölüm kendime anlatacağım amacım inceleme yazmak değildir dileyen faydalanabilir.
Bir çocukluk yarasıyla başlayan bu uyanış ve mücadele sanki kendimi hep o yanlış hissettiğim zamanların önemli doğruluğunu söylüyor.
Okurken öğrendiğim onlarca bilgi ve tanıştığım insanların yanı sıra, bana gerçeklerle ve acımasız tarihle vizyon katan bir kitap oldu. O kırmızı hapla yeniden karşılaştım.
I. BÖLÜM ÇEMBER
Bizler yalnızca kurban psikolojisi yaşamıyoruz, içinde bulunduğumuz rejimlerin eğer farkında değilsek gerçekten de kurbanıyız, bugün yaşadığımız özgürlük çağı, liberal sistem, sözde kimsenin hayatına kimse karışamaz algısı, fasa fiso...
Abdula ise buna komünizmin katılığının duvar ördürttüğü doğu bloğunda Yugoslavya'da büyürken şahit oluyor. (Tito rejimi, Milosevich, Gorbaçov... )
Bu insanlar post-hakikat ve kişilik kültü, lidere yönelik abartı sevgi, kahramanlaştırma ve dokunulmazlık, ile kurulan fantastik bir dünyada yaşatılmaya mecbur kılınmışlardı.
Öyle ki Romanya'nın gizli polisi Securitate 700 bin kişiyi muhbir olarak görevlendirmişti, eşler bile birbirini ihbar edebiliyordu. Bu korkunç ve acımasız gerçeklik aslında Abdula'nın anlatımına göre bugünden farklı değildi yalnızca artık gözün bizi izlediği gözümüze sokulmuyor biz ona teslim oluyorduk. Algoritmalar bizi gözün kölesi haline getirmişti.
Yugoslavya o yıllarda tıpkı şuanki bizler gibi hipernormalleşme yaşıyordu.
Neydi bu hipernormalleşme?
Kısaca sistem yalan söyler, biz yalan söylediğini biliriz, onlar bizim bildiğimizi bilir ama yine de herkes her şey normalmiş gibi davranmaya devam eder.
Yani;
yapay bir dünya oluşturuluyor (gerçeklik ötesi verilerle kurulmuş) insanlar zamanla ve çaresizlikle bunu kanıksıyor, umutsuzluk günden güne toplumu çürütürken yankı odaları, aynılık ekonomisi
Bu çetin şartlarda en çok ihtiyaç duyduğumuz yeteneklerden biri huzursuzluk.
Her ülkenin huzursuz ruhlara ihtiyacı var. Sisteme sadece bir eklenti olmayı kabul etmeyen huzursuz ruhlar. Öngörülebilirlik ekosisteminde, öngörülemeyenlere ihtiyaç var. Sistemlere error verdirenlere, sistemleri bozanlara, yaratıcı ruhlara, duygusal zekilere ve öngörülemeyen kişiliklere ihtiyacımız var. Bu huzursuzları kutlamaya ihtiyacımız var.
Patolojik kıskançlık aslında her zaman - ya eşe ya da potansiyel veya varsayılan bir rakibe- karşı insanın aşağılık komplekslerini bastırmasının bir ifadesidir.