Beni görenler, tanıyanlar, bilenler hep din görevlisi olduğumu zanneder. Oysa ben bir din görevlisi değilim. Ben, bir özel güvenlik görevlisiyim. İnsanların beni öyle tanımasının sebebi, belki de yıllardır gönlümden hiç eksilmeyen ezan sevgisi, imam hatip yıllarında içime işleyen hatiplik sevdasıdır. İmam Hatip Lisesi’nden mezun olduktan sonra asıl yönelimim, gönlümün en çok istediği şey hatiplikti. Sesimin güzelliğiyle birleşen ezan aşkı, beni hep bu yola çağırdı. Ama nasip olmadı. Çünkü bir insanın azmetmesi için, içinde mutluluk filizlenmesi gerekir. Ben ise ömrüm boyunca o mutluluğu tam manasıyla hiç yaşayamadım.
Mutlu olamadım; ama mutlu olmak için hep çabaladım. Çoğu zaman bu çabalarım boşa çıktı. Bir gün anladım ki, benim kaderim de, sınavım da böyle geçecek. İmtihan dediğimiz şey, zaten bitmeyen bir yolculuk değil mi?
Hayat şartlarının ağırlığı beni öyle yordu ki, zamanla insanlardan uzak durmayı tercih ettim. Aslında yaptığım mesleği de, sadece insanlardan uzaklaşmak için yapmak istemezdim. Fakat ruhumda taşıdığım kırgınlıklar, yalnızlığı bana daha kolay kıldı. Otuz üç yaşındayım ama kendimi altmış yaşında hissediyorum. Bu yüzden yalnız kalmayı, kalabalıklara karışmaktan daha çok tercih ediyorum.
Bir düşünün... Günde beş defa minarelerden yükselen ezanın bile eleştirildiği bir dünyada, insanı memnun etmek mümkün mü? Hayatım boyunca ne yaptıysam kimseyi memnun edemedim. Hep sorguladım: Biz ne arıyoruz, ne istiyoruz, neden yaşıyoruz? Ama çoğu insanın aklına bu sorular bile gelmedi. Hayat her geçen gün daha da zorlaşıyor. Artık hayatımıza alacağımız insanları bile seçerek, sınayarak kabul etmek zorunda kalıyoruz. Oysa bu böyle olmamalıydı. Biz, elhamdülillah, Peygamber Efendimizin kıyamet günü övüneceği ümmetiz. Bize yakışan dürüstlük, bize yakışan doğruluktu.