...Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım 10 yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım...
...Yabancılar için kasabalar birbirine benzer. Kasabada yaşayanlarsa, sayılmayacak kadar değişik özellikler bulurlar kasabalarında. Bir kasabada günlerce kalırsınız. Belediye parkında oturmaktan, derenin kenarındaki gazinoda gazoz içmekten, hükümet meydanındaki çok katlı iki üç binayı görmekten içinize sıkıntı çöker. Tozlu yollardan geçen şehirler arası otobüsler bile bir yenilik getirmeye başlar size. Sonra bir gün bir yerde o kasabanın yerlilerinden biriyle tanısırsınız; laf olsun diye N. kasabasında bulunduğunuzu söylersiniz. Size hemen bir takım yerleri saymaya başlar, gördünüz mü, diye. Kasabanın bitip tükenmez güzelliklerinden, yakında bulunan tarihi zenginliklerinden bahseder. Gitmis olduğunuz lokantayı beğenmez: en iyi lokantayı nasıl öğrenmediğinize şaşarsınız. En iyi otelde kalmışsınızdır Allahtan, onu da nasıl beğenmediğinize şaşar. Büyük şehirlerde bile bu kadar temiz bir otel bulunmaz. Ya şehir parkı? Ya hükümet meydanı? O zaman, daha önce söylediklerinin gerçek değerini anlarsınız. Büyük şehirlerde gördüğü hiç bir bina, hiç bir tabiî güzellik, kasabasını unutturamaz ona. Zaten biraz hayal güçleri olsaydı, bu tek katlı dükkânlarla dolu so- kaklarda bütün gün dolaşabilirler miydi? diye düşündü Turgut. Peki, derler hiç bir tarafını beğenmediniz, çarşıyı da mi güzel bulmadınız? Çarşı mı? Donar kalır insan. Ne çarşısı Yan yana yan yana dükkânlar. Yeşil boyalı, mavi boyali dükkânlar. Sokaklar biter, dükkânlar bitmez. Bu karışık sokaklarda, bu dükkân denizinde kitapçıyı nasıl bulacağız Olric? ...