Hatıralar mutlu olsun, kederli olsun, hep acı verir; en azından benim için öyle; ama bu acı tatlı bir acı. Ve kalp ağırlaştığı, daraldığı, sıkıldığı, kederli olduğu zaman, o zaman hatıralar onu tıpkı sıcak bir günün ardından gelen rutubetli bir gecede çiy damlalarının zavallı, kurumuş, gündüz vakti sıcaktan kavrulmuş çiçeği canlandırması gibi aydınlatıp canlandırır.
Onun bütün kitaplarını tek tek, olabildiğince çabuk okumayı istedim ve buna karar verdim. Bilmiyorum, belki de onun bildiği her şeyi öğrenince, onun dostluğuna layık olacağıma inandım.
Hastalık, tam bir kurt gibi, görünür bir şekilde hayatını kemiriyor ve mezara çekiyordu onu. Her şeyi görüyor, her şeyi hissediyor, hep acı çekiyordum; bütün bunlar gözlerimin önünde oluyordu!
Sonra çevreme bakındım, her şey her zamanki gibiydi... gri ve koyu renkli.
Hep aynı mürekkep lekeleri, hep aynı masa ve evraklar, ben bile aynıydım; nasıl öyle aynı kalabilmişti her şey... Pegasos’un sırtına binip gitmek varken burada işim neydi? Nereden çıkmıştı bütün bunlar? Gökte duran güneşin ayartması bundan mıydı? Pencerenin ardındaki avlumuzda bir şeyler olmuyorsa, bu kokular da neredendi? Yani, bana her şey aptallık gibi göründü. İnsan bazen duygularını aptallık derecesine vardırır da yolunu şaşırır ya, öyle bir şey.