İki Şehrin Hikayesi, Dickens'tan okuduğum ilk roman, dolayısıyla kitabın içine girmek, diline alışmak zordu, tabii kitap çok akıcı değil, bunun da etkisi var. Kitap Londra ve Paris ekseninde başlasa dahi kitabın merkezi Fransız devrimi.
İnanılmaz bir çöküş söz konusu. Halk artık aristokratların dayattığı hiçbir şeyi kabul etmiyor, ne dinlerini de onların varlıklarını. Bir galeyana gelmiş veyahut getirilmiş, bulunan tüm aristokratlar giyotin denen bir ölüm makinesiyle idam ediliyor dahası suçsuz insanlar da sırf "sayı" gözüyle bakıldıkları için idam ediliyorlar.
Bir devrimin arka yüzü olanca çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. Devrimler halk için yapılıyor, özgürlük için... Ama halk yani özgürlüğü uğruna devrimler yapılan "halk" bunu cahilliğiyle idareden yoksun, ortalığı kaos alanına çeviriyor. İçlerinde taşıdıkları ezilmişliklerin, acıların, intikam arzusunun esiri oluyorlar ve merhamet duygularını kaybediyorlar. Katliamın bir çözüme ulaştıracağına inanıyor -ya da onlara ne söylenirse ona işte- uyuyor ve takip ediyorlar bir koyun sürüsü gibi.
Bu insanlar öylesine cahil ya da "cahil bırakılmış" ki özgürlüğü hak ettiklerine dair inancını bile kaybediyor insan. Aristokratların o ezici, sömürücü yönetimine karşı dursanız bile bu kitap sizi, biraz da devrimlerin kandırmaca olduğuna inandırıyor, hatta toplumun bir düzeni olduğuna bazılarının ezen ve hükmeden çünkü hükmetmeyi becerebilen, toplumun düzenini sağlayan; bazılarınınsa belki sömürülecek olan ama yine de çalışıp, ülkenin geçim kaynağı olacak olan halk olması gerektiğine dair bir bakış açısı kazandırıyor.
Elbette hiçbir devrim ölümler olmadan olmaz ama bilinçsiz halkın böyle bir tehdit oluşturuyor olması beni korkutuyor.
Mesela Madam Defarge karakteri içinde taşıdığı ezilmişliği, intikam alma arzusu ile