Kırlangıç yuvasına kadın sığar mı demeyin.İnsan aklına sığan şeyleri bir yol hayal buyurun.Kırlangıç yuvasına bir kadın sokmuşuz,saçlarını,ıslak saman rengi saçlarını tarar dururmuş.Ne zararı var size?Varsın,bir de öylesi bulunsun,hiç değilse bir Abasıyanık’ın yazısında.
Otlak bir lüfer balığının dibinde gezinişiyle fiske fiske denizden fırlama,öldürürcesine serin,gebertircesine kokulu,kim olursa olsun,ne olursa olsun bir mahluk dudaklarına muhtaç bir insanın ruh halini kırbaçlayan bir rüzgâr...Denizdeki sandalda gramafon,balıkçı kahvesinde hoparlör,genç kız ve oğlan ağızlarında ıslık,her şarkıda bir Maria ve Marika... Bu kadar anasının gözü bir gecede yalnızdım.
Etrafımızda balık, kuş, daha doğusu deniz ve gök milleti birbirine giriyor. Güneş uzak kel tepelerin arkasından daha tek sarı ışık salar salmaz, denizdeki kaynaşma bir ihtilal hali alıyor.Kıraçaları istavritler,istavritleri uskumrular,uskumruları kolyozlar,kolyozları palamutlar,palamutları sinagritler ,sinagritleri yunuslar,yunusları orkinoslar kovalıyor.Daha doğrusu ben atıp tutuyorum. Kimin kimi kovaladığı, kimin kimi tuttuğu belli.değil. Belki de bir parmak kadar çaça, yunus balığını, belki de bir istavrit, bir kılıçbalığını yutuyordur. Bir kaynaşma, bir kıyamet... Hiç bir şey belli değil. Bir şıkırtı, bir oyun, bir bayram, bir savaş alanı.
Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.