NESH ve İÇTİHAD ÖRNEKLERİ...
(...) Mustafa Öztürk, nesh ve sahabe içtihadı üzerinden Kur’ân’daki bazı hükümlerin her durum ve şartta lâfzı mucibince uygulanmak üzere vazedilmediğini söyler; hatta Kur’an’daki bir hükmün re’y ve içtihad yoluyla belli bir tarihî durumda yürürlükten kaldırılabileceği neticesine varır. Oysa nesh de içtihad da İslâm’ın tarih-üstülüğüne karşı delil değildir; bilakis tarih-üstü ölçünün tarih içindeki tecelli ve tatbik düzenini gösterir. Meseleyi doğru kurmak için önce şunu söylemek gerekir: Nesh, vahiy devam ederken Şâri’in bir hükmü yine şer‘î bir delille kaldırmasıdır; içtihad ise vahyin tamamlanmasından sonra müçtehidin, usûlüne uygun olarak şer‘î delillerden hüküm çıkarması veya mevcut hükmün tatbik zeminini tâyin etmesidir. Bu ikisi aynı şey değildir. Tarihselciliğin yaptığı kayma, neshin faili olan Şâri’i geri çekip tarihî-sosyolojik değişimi öne çıkarmasıdır. Daha da önemlisi, müçtehidin yapabileceği şey, hükmün sübutunu ortadan kaldırmak değil, hükmün mahallini, şartlarını, illetini, mânâsını ve tatbik imkânını araştırmaktır. Bu yüzden bir hükmün belli bir durumda uygulanmaması, o hükmün tarih tarafından yürürlükten kaldırıldığı anlamına gelmez; hükmün tatbik şartlarının oluşmadığı, mahallin değiştiği, illetin bulunmadığı veya maslahatın şer‘î ölçüler içinde başka bir uygulamayı gerektirdiği anlamına gelir. **Hz. Ömer’e nispet edilen uygulamaları da bu çerçevede okumak gerekir. Hz. Ömer’in bazı hükümleri “askıya aldığı” söylenirken, bunu modern anlamda hukukî iptal veya yürürlükten kaldırma gibi anlamak hatalıdır. Burada söz konusu olan şey, hükmün kendisini geçersiz saymak değil, hükmün tatbik şartlarını tâyin etmektir. Mesela bir cezanın uygulanması için aranan şartlar, şüphelerin bulunmaması, kamu maslahatının korunması, suçun mahiyeti, zaruret hâli veya
İslam'da Tarihselcilik
Ha sorarsanız evet duygularımı çok yoğun yaşıyorum. Bu kötü bir şey mi bence hayır. Ama bu aşk dedikleri şey belki kendime duyduğum sempati belki gün batımına yüklediğim anlam, denizin dalgalarında hırçınlığımı görebilirim mesela, doğada kendimden çok şey bulabilirim. Bütün gün aynı şiiri dinleyebilirim, hatta bir insana aşık olmasam bile duygusal bir şarkıya ağlayabilirim, kahve içmekten çok kahve kokusunu severim mesela ben bunları niye anlatıyorum bilemem yazmak istiyorum konu bütünlüğüne gerek var mı acaba bence hayır çünkü bunu ben yazıyorum bunları hissediyorum, bu benim yazım. Aslında bu yazıyı yazmamın sebebinden biri de duygularım sakinleştiği zaman aynı heyecanı yazdığım satırlardan hissetmek istemem. Ha bir de şunu eklemek isterim bir gün karakış bile yaşarsam baharın geleceğini bilirim. İyi günler :⁠-⁠)
Reklam
Tevbe el-Anberî şöyle demiştir: Salih b. Abdurrahman beni Süleyman b. Abdulmelik'e gönderdi. Onun huzuruna varınca orda bulunan Ömer b. Abdulaziz'e: "Salih'e bir sözün var mıdır?" dedim. O da şöyle dedi: "Ona şunu de: Sana düşen Allah'ın nezdinde baki kalan amellerin üzerinde olmaktır. Muhakkak ki Allah'ın katında baki olan, insanların yanında da bakidir. Allah'ın katında baki olmayan insanların yanında da baki değildir." Kişi insanları önemsemeyerek Allah için ihlasla salih ameller işlediğinde, Allah'tan acele bir müjde olarak insanların teveccühüne mazhar olup sevilmekte ve yaptıklarından dolayı hayırla yad edilmektedir. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'e bu konu hakkında şöyle sorulmuştur. "Ya Rasûlullah, bir kul Allah'ın vechi için ihlasla amel ederde bundan dolayı insanlar onu sever veya onu sena ederler, buna ne dersin?" Buyurdu ki: "Bu mü'mine acele gelen müjdesidir." | Müslim 166/2642
VAHYİN HÜKÜM ve ANLAM ALANI...
(...) İlk safhada Mustafa Öztürk’ün tarihselci perspektifi, kendi iddia örgüsü içinde mümkün olduğunca sarih biçimde ortaya konmuştu. Bu safhada maksat, Öztürk’ü peşinen mahkûm etmek değil, onun ne dediğini kendi bağlamı içinde anlaşılır hâle getirmekti. Burada açıkça şunu gördük ki, tarihselcilik, Kur’ân’ın tarih içinde nazil olduğu hakikatinden hareket eder; fakat bu hakikati, vahyin tarih tarafından belirlenmiş olduğu sonucuna doğru genişletir. Öztürk “Kurân’ı tarihe gömme” itirazını reddetse de onun kurduğu argümanlar zinciri, Kur’ân’ın tarih içinde nazil olduğu hakikatini giderek daha ileri bir yoruma taşır; vahyin tarihî şartlar içinde konuştuğu fikri, bir noktadan sonra vahyin anlam ve hüküm alanının tarihî şartlarla belirlendiği sonucuna doğru genişler. Böylece “Kur’ân tarih içinde indi” önermesi, “Kur’ân’ın ne dediği ve bugün ne demek istediği tarihî bağlam tarafından tâyin edilmelidir” sonucuna doğru açılır. -REHA KANSU, "Tarihselcilik ve İslâma Muhatap Anlayış", -II. Tarihselciliğin Temel Varsayımları-, besincidevre.org, 18 Haziran 2026-
İslam'da Tarihselcilik
GELENEKÇİLER ve TARİHSELCİLER...
(...) Mustafa Öztürk, tarihselciliğe “modernist” diye itiraz eden gelenekçi çevreleri, aslında geleneği yeterince dikkate almamakla suçlar. Ona göre gelenekçi söylem, sahabenin ve klasik ulemanın re’y, içtihad, maslahat ve hükmü askıya alma pratiklerini görmezden geldiği ölçüde kendi iddiasıyla çelişmektedir. Yâni Öztürk, muhataplarına şunu söylemektedir: Eğer sahabe ve selef uleması bazı Kur’ân hükümlerinin lâfzî tatbikini belirli tarihî şartlarda askıya almışsa, bugün her hükmün her şartta aynen uygulanması gerektiğini savunmak gelenekçilik değil, tam tersine geleneği yok sayan modern bir katılık biçimidir. Klasik İslam geleneği, sanıldığı gibi her meselede nassın zahirî lafzını mutlak ve mekanik biçimde uygulayan bir gelenek değildir. Aksine sahabe, tâbiûn ve usul uleması, hayatın değişkenliğini dikkate almış; nasların sınırlılığı karşısında içtihadı kaçınılmaz görmüş; bazı durumlarda hükmün lafzî tatbikini maslahat gerçekleşmediği için askıya alabilmiştir. -REHA KANSU, "Tarihselcilik ve İslâma Muhatap Anlayış", -I. Mustafa Öztürk’ün Dilinden Tarihselciliğin İddiaları-, besincidevre.org, 18 Haziran 2026-
İslam'da Tarihselcilik
TARİHSELCİLERİN REY ve İÇTİHAD ANLAYIŞI...
(...) Mustafa Öztürk, Kur’ân’daki bazı hükümlerin, özellikle sosyal düzen ve hukuk alanına ilişkin olanların, her zaman ve her şartta lafzî biçimiyle uygulanmak üzere vazedilmediğini söyler. Ona göre sahabe pratiği, özellikle Hz. Ömer’e nispet edilen bazı uygulamalar, bir Kur’ân hükmünün belli tarihî şartlarda re’y ve içtihad yoluyla askıya alınabildiğini veya fiilen yürürlükten kaldırılabildiğini gösterir. Ona göre tarihselci perspektifin savunduğu şey, Kur’ân ahkâmının değersizliği veya iptali değil; bu ahkâmın tarihî şart, maslahat, sosyal fayda ve fiilî durum dikkate alınmadan mekanik biçimde uygulanamayacağıdır. Bir hükmün lafzı ile o hükmün gerçekleştirmek istediği maksat arasında uyumsuzluk ortaya çıktığında, sahabe ve sonraki ulema re’y ve içtihad yoluyla lâfzî uygulamayı askıya alabilmiştir. Mustafa Öztürk, Muaz b. Cebel rivâyetini bu argümana delil olarak kullanır. Rivayete göre Muaz, Yemen’de hüküm verirken önce Allah’ın kitabına, orada bulamazsa Sünnet’e, orada da bulamazsa kendi re’y ve içtihadına başvuracağını söyler. Ardından Hz. Ömer’in Kadı Şüreyh’e gönderdiği rivayet edilen mektubu da aynı bağlamda ortaya koyar. Bu mektupta hâkimin önce Kur’an’a, sonra Sünnet’e, sonra Müslümanların icmaına, bunlarda da hüküm bulamazsa kendi re’yine başvurması gerektiği belirtilir. Öztürk, bu rivayetin de klasik İslam düşüncesinde re’y ve içtihadın meşru ve gerekli görüldüğünü gösterdiğini savunur. Öztürk’ün nakline göre Cüveynî de sahabe, tâbiûn ve sonraki nesillerin re’y ile amel konusunda icma ettiklerini, hattâ onların fetva ve yargı kararlarının büyük kısmının âyet ve hadîslerin açık lâfızlarıyla doğrudan ilişkili olmayıp re’y ve istinbata dayandığını belirtmiştir. Öztürk bütün bu örneklerden hareketle şunu sorar: **Hz. Peygamber hayattayken ve vahiy henüz devam
İslam'da Tarihselcilik
Reklam
Reklam