İnsanın birey olarak var oluşundaki değeri ve gururu algılamaktan uzaklaşmamızın son bir sonucu da insan hayatının trajik önemi karşısındaki duyarsızlığımızdır. Trajedi dediğimiz, bireyin değerine olan inancımızdan başka bir şey değildir. Trajedinin içinde insana karşı derin bir saygı ve onun haklarına ve kaderine duyulan bağlılık vardır.
Arthur Miller, "Satıcının Ölümü" adlı oyununun önsözünde hayatımızda trajedinin gittikçe azaldığına değinir. Arthur Miller'a göre trajik karakter, 'bireysel onurunu güvence altına almak uğruna her şeyini feda edebilecek birey'dir. "Trajik olay" ise 'insan kişiliğinin çiçek açıp kendini bulabileceği ortamın oluştuğu andır. Bu ortamın oluştuğu dönemlerde Batı Edebiyatı tarihinin en güzel trajedilerinin yazıldığı bir gerçektir. Bunu görmek için beşinci yüzyılda Yunan Edebiyatı'na veya Shakespeare'in bizlere Hamlet, Makbet ve Kral Lear'ı hediye ettiği Elizabeth dönemi İngiltere'sine bakmak yeterlidir.
"Boşluğun" hakim olduğu çağımızda trajedinin giderek az rastlanır bir şey olduğunu gözlemliyoruz. Yazılmış bir takım trajediler olsa bile bunların trajik teması da Eugene O'Neill'in "Buzadam Geliyor" adlı eserindeki gibi insan hayatının boşluğu ve anlamsızlığı oluyor. "Buzadam Geliyor" adlı oyun bir barda geçer. Barda alkolikler, hayat kadınları ve daha sonradan psikolojik nevrozun eşiğine gelen oyunun esas karakteri bulunmaktadır. Oyun boyunca bütün bu insanlar hayatlarında en son ne zaman bir şeye gerçekten inandıklarını hatırlamaya çalışmaktadırlar.Oyunda acıma duygusunu ve klasik trajedi dehşetini veren unsur ise insanlık onurunun büyük bir boşluğun içinden izleyiciye yansıyan yankılanışıdır.
Arthur Miller'ın "Satıcının Ölümü" adlı oyunu sıradan insanların trajedisini anlatan ender eserlerden biridir ve bu sıradan insanların dünyası