Yüzyıllık Yalnızlık benim için sadece okunan bir kitap değil, bir süreliğine içinde yaşanan bir dünyaydı. Macondo’nun yoktan var oluşu ve yine yavaş yavaş yokluğa karışması, başından sonuna kadar çok mistik ve tuhaf bir atmosfer yaratıyor. Gerçekle hayal o kadar iç içe geçiyor ki, bir noktadan sonra hayaletlerin evin doğal bir parçası olması hiç garip gelmiyor.
Kitabı okurken kendimi Buendía ailesinin evinde dolaşan bir hayalet gibi hissettim. Onların acılarını, yalnızlıklarını, kalabalıklarını, tuhaf huylarını ve gündelik hayatlarını sanki birlikte yaşıyormuşuz gibi deneyimledim. Her gün okumak istedim; okumadığım günlerde eksik kaldığımı hissetmem de bundan. Çünkü roman, okuru sürekli içine çeken bir ritme sahip.
Kitabın sonlarına doğru ise her şeyin başa nasıl bağlandığını fark etmek gerçekten şaşırtıcıydı. Aşktan doğan tek çocuğun hikâyesinin, romanın en başıyla bu kadar güçlü bir şekilde örtüşmesi, anlatının aslında baştan sona kusursuz bir döngü üzerine kurulduğunu gösteriyor. Buendía ailesinin kuşaklar boyunca tekrar eden yalnızlığı, roman bittiğinde bile peşimi bırakmadı. Sürekli düşünür oldum. Yüzyıllık Yalnızlık, kapattıktan sonra bile insanın içinde kalan, sanki orada yaşamışsın hissi veren bir kitap.