SPOILER İÇEREBİLİR
Her mağaradan çıkan mutlu olur mu? Karanlığa alışmış gözler için aydınlığa kavuşup alışmak, yaşamak, ama yeniden karanlığa dönmek zorunda kalmak ne demektir?
Bu kitap insana çok derin sorular bırakıyor. Zeka düzeyi düşük ve etrafındaki insanlar tarafından bir moron olarak görülen yetişkin bir bireyin mücadelesini okuyoruz. Bilimde oluşan bir ilerleme sayesinde IQ'sunda bir yükseliş yaşarken hayatı tamamıyla değişiyor. İlk aşamada derin bir merak, bilime, sanata, kültüre olan büyük bir ilgi ve devamında oluşan büyük bir entelektüel birikim ile heyecan yaşıyor. Şaşkın gözlerle her şeyi inceliyor. Entelektüel birikim arttıkça ve geçmişte yaşadıklarını hatırladıkça ikinci aşama başlıyor. Burada, etrafındaki insan davranışlarının onun bilgisi arttıkça neden değişmek zorunda oluğunu sorguluyor. Ve gitgide yalnızlaşıyor.
Bir okuyucu olarak şunu sordum; entelektüel seviye arttıkça insana bir yalnızlaşma güdüsü, ve düştükçe toplum tarafından kabul görme ve sevilme ihtiyacı mı doğar? Geçmişini her hatırladığında sevilmek, kabul görmek, "onlar gibi akıllı olmak" üzerine kurulu bir yaşamı olduğunu düşünüyor, ama şimdi ise bunlar pek önemli değil. Ama yine de içten içe insanlara kendini kanıtlamaya çalışma çabası da bir ikilemde olduğunu gösteriyor aynı zamanda.
Charlie bir dönüm noktası, bir zirveye ulaştığında yeniden aptallaşacağının farkındalığına vardığında kendi kendine bu duruma alışması gerektiğini hatırlatmasına rağmen duygusal olarak bir çöküş deneyimliyor.
Bazen ışık, kaybolmaktır. Belki de ışık, her zaman bir karanlığın da olduğunu insana hatırlatır. Charlie ise yeniden kayboluyor, ve saf bir biçimde kabul edilme arzusuna yeniden gömülüyor..
Peki gerçekten sevilmek için ne gerekir?
Yüzyıllık Yalnızlık benim için sadece okunan bir kitap değil, bir süreliğine içinde yaşanan bir dünyaydı. Macondo’nun yoktan var oluşu ve yine yavaş yavaş yokluğa karışması, başından sonuna kadar çok mistik ve tuhaf bir atmosfer yaratıyor. Gerçekle hayal o kadar iç içe geçiyor ki, bir noktadan sonra hayaletlerin evin doğal bir parçası olması hiç garip gelmiyor.
Kitabı okurken kendimi Buendía ailesinin evinde dolaşan bir hayalet gibi hissettim. Onların acılarını, yalnızlıklarını, kalabalıklarını, tuhaf huylarını ve gündelik hayatlarını sanki birlikte yaşıyormuşuz gibi deneyimledim. Her gün okumak istedim; okumadığım günlerde eksik kaldığımı hissetmem de bundan. Çünkü roman, okuru sürekli içine çeken bir ritme sahip.
Kitabın sonlarına doğru ise her şeyin başa nasıl bağlandığını fark etmek gerçekten şaşırtıcıydı. Aşktan doğan tek çocuğun hikâyesinin, romanın en başıyla bu kadar güçlü bir şekilde örtüşmesi, anlatının aslında baştan sona kusursuz bir döngü üzerine kurulduğunu gösteriyor. Buendía ailesinin kuşaklar boyunca tekrar eden yalnızlığı, roman bittiğinde bile peşimi bırakmadı. Sürekli düşünür oldum. Yüzyıllık Yalnızlık, kapattıktan sonra bile insanın içinde kalan, sanki orada yaşamışsın hissi veren bir kitap.
Tanrı fikri insanı her zaman cezbetmiştir. Tanrıların oluşturduğu inanç sistemleri, dinler, teolojik ürünlerin insan icadı olduğu düşüncesini tartışırız hep. Yapılan arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkan binlerce yıllık antik metinlerden okuduğumuz tanrılar, neredeyse bütün dünya tarafından inanılan dinlerle oldukça benzerlik gösteriyor. Tek tanrılı inançların reddettiği antik tanrıların özellikleri, kıssalar, hikayeler neredeyse birbirinin aynısı. Din de kendi içinde evrim geçiriyor olabilir fikrini bizler daha yeni yeni benimsiyorken bu kitabın yazarı, dinlerin kökeninin insan beyninin evriminin bir ürünü olabileceğini çok net olarak açıklıyor. İlk homininlerin beyinleri gitgide büyüyüp daha soyut düşünebilme becerisine erişirken karmaşıklaşan hayatı anlamlandırabilmek için tanrıları yaratma ihtiyacı duydular. Zihin kuramı geliştikçe daha karmaşık inanç sistemleri yarattık. Tanrılar, gitgide karmaşıklaşan toplumsal düzeni etkileyebilmenin tek yolu olmasa da çok hızlı ve net sonuç veren bir yoluydu.
Kitapta din eleştirisi yapılmıyor, tanrı reddedilmiyor, herhangi bir inancın ya da inançsızlığın propagandası yapılmıyor. Sadece beynin evriminin tanrı inancındaki etkisini nörobilimsel olarak ortaya konuyor. Bu bakımdan inançlı inançsız herkesin tereddütsüz okuması gerektiğini düşündüğüm bir kitaptı. Okuması anlaması kolay, düşündürücü, akıcı bir kurgu-olmayan bir kitap…
Dünya'nın değil Evrenin öyküsü bu. 14 milyar yıl önceki patlamadan sonraki süreç, gezegenimizin oluşumu, yaşamın ortaya çıkışı ve insanlığın tüm dünyaya yayılışının kısa ve anlaşılır bir öyküsü. Alanında uzman 3 bilim insanı Evrenin ana 3 bölümünü aktarıyor. Evrenin doğuşu ile başlıyor hikayemiz.
"Büyük Patlama öncesinde ne vardı" sorusu mantıksız çünkü bu patlama sadece maddenin değil zamanın da yaratılışıdır. Ve zaman öncesinde ne olduğunu kavrayamayız. Bizim bilincimiz zaman kavramı ile ilişkilidir. Bunun bir başlangıç olup olmadığını da bilemeyiz çünkü bir şeyin başlaması için başka bir şeyin bitmesi gerekir, ya da ondan önce başka bir şeyin var olması gerekir. Bu da yine zaman kavramının imkansızlığından dolayı bilinemez. Sonsuz bir sıcaklık ve ışıktan oluşan bir ilkel püreden gezegenlerin formasyonuna kadar okuyoruz. Ve sonrasında hikayemiz Dünya'da devam ediyor.
Yaşam aslında en başında olasılıklar dahilindeydi. Ya da zorunlu bir koşulluluktu. Ve bu yaşam sığ lagünlerde, kıyı kesim bataklıklarında ortaya çıktı. Birkaç damlacıktan moleküllere, onlardan mikro-hücrelere, hücrelerden mikro-balıklara kadar süren bir süreç içerisindeydi dünyamız. Daha sonra karaya çıkmayı ilk deneyen balık olan Ichtyostega çeşitliliği başlatıyor.
Son bölümde ise bu balıktan primatlara olan yolculuk ve türlerin çeşitliliğinde insana kadar geçen süreci okuyoruz. Australopithecuslardan, Neandertallerden, Homo Habilisler - Erectuslar - Rudolfensisler - Ergasterler ve çağdaş insana en yakın olan Cro-Magnonlar'a kadar olan süreçte kimilerinin doğal seçilimle yok olduğuna, kimilerinin gelişerek atalarımız olduğuna şahit oluyoruz. Afrika savanlarından dünyanın geri kalanına kadar yayılıyor insan ırkı. Zaman ilerledikçe fiziksel olarak narinleşiyoruz ama yapabileceklerimizin kapasitesi daha da