SPOILER İÇEREBİLİR
Her mağaradan çıkan mutlu olur mu? Karanlığa alışmış gözler için aydınlığa kavuşup alışmak, yaşamak, ama yeniden karanlığa dönmek zorunda kalmak ne demektir?
Yüzyıllık Yalnızlık benim için sadece okunan bir kitap değil, bir süreliğine içinde yaşanan bir dünyaydı. Macondo’nun yoktan var oluşu ve yine yavaş yavaş yokluğa karışması, başından sonuna kadar çok mistik ve tuhaf bir atmosfer yaratıyor. Gerçekle hayal o kadar iç içe geçiyor ki, bir noktadan sonra hayaletlerin evin doğal bir parçası olması hiç garip gelmiyor.
Kitabı okurken kendimi Buendía ailesinin evinde dolaşan bir hayalet gibi hissettim. Onların acılarını, yalnızlıklarını, kalabalıklarını, tuhaf huylarını ve gündelik hayatlarını sanki birlikte yaşıyormuşuz gibi deneyimledim. Her gün okumak istedim; okumadığım günlerde eksik kaldığımı hissetmem de bundan. Çünkü roman, okuru sürekli içine çeken bir ritme sahip.
Kitabın sonlarına doğru ise her şeyin başa nasıl bağlandığını fark etmek gerçekten şaşırtıcıydı. Aşktan doğan tek çocuğun hikâyesinin, romanın en başıyla bu kadar güçlü bir şekilde örtüşmesi, anlatının aslında baştan sona kusursuz bir döngü üzerine kurulduğunu gösteriyor. Buendía ailesinin kuşaklar boyunca tekrar eden yalnızlığı, roman bittiğinde bile peşimi bırakmadı. Sürekli düşünür oldum. Yüzyıllık Yalnızlık, kapattıktan sonra bile insanın içinde kalan, sanki orada yaşamışsın hissi veren bir kitap.
Tanrı fikri insanı her zaman cezbetmiştir. Tanrıların oluşturduğu inanç sistemleri, dinler, teolojik ürünlerin insan icadı olduğu düşüncesini tartışırız hep. Yapılan arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkan binlerce yıllık antik metinlerden okuduğumuz tanrılar, neredeyse bütün dünya tarafından inanılan dinlerle oldukça benzerlik gösteriyor. Tek tanrılı inançların reddettiği antik tanrıların özellikleri, kıssalar, hikayeler neredeyse birbirinin aynısı. Din de kendi içinde evrim geçiriyor olabilir fikrini bizler daha yeni yeni benimsiyorken bu kitabın yazarı, dinlerin kökeninin insan beyninin evriminin bir ürünü olabileceğini çok net olarak açıklıyor. İlk homininlerin beyinleri gitgide büyüyüp daha soyut düşünebilme becerisine erişirken karmaşıklaşan hayatı anlamlandırabilmek için tanrıları yaratma ihtiyacı duydular. Zihin kuramı geliştikçe daha karmaşık inanç sistemleri yarattık. Tanrılar, gitgide karmaşıklaşan toplumsal düzeni etkileyebilmenin tek yolu olmasa da çok hızlı ve net sonuç veren bir yoluydu.
Kitapta din eleştirisi yapılmıyor, tanrı reddedilmiyor, herhangi bir inancın ya da inançsızlığın propagandası yapılmıyor. Sadece beynin evriminin tanrı inancındaki etkisini nörobilimsel olarak ortaya konuyor. Bu bakımdan inançlı inançsız herkesin tereddütsüz okuması gerektiğini düşündüğüm bir kitaptı. Okuması anlaması kolay, düşündürücü, akıcı bir kurgu-olmayan bir kitap…
Dünya'nın değil Evrenin öyküsü bu. 14 milyar yıl önceki patlamadan sonraki süreç, gezegenimizin oluşumu, yaşamın ortaya çıkışı ve insanlığın tüm dünyaya yayılışının kısa ve anlaşılır bir öyküsü.