YouTube kitap kanalımda Bülbülü Öldürmek kitabını çizimlerimle yorumladım: ytbe.one/q93UBZZMgYM
"Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır." Malcolm X
Bülbülü öldürmek günahtır. Çünkü bülbül yaratılışından ötürü bülbüldür, kendisini bülbül olarak seçemez. Onun ızdırari kaderinde zaten bülbül olmak vardır ve bundan dolayı da suçlu olarak gösterilmemelidir.
Çocukların Boo Radley'in evine dokunmayı bile çok zor bir şeymiş gibi görmeleri, öğretmenlerinden itibaren başlayan bir Kuzey-Güney, laik-muhafazakar, gezici-çomar vs. küçümsemeleri ve insanları sınıflandırmaları, yok Cunningham'lar şöyle yok Ewell'lar böyle diye insanların sınıf sınıf ayrılmaları, onların kilisesi beyaz bizim kilisemiz siyah gibi dinde bile ayrımcılığa uğramaları, Atticus Finch'in kendi ailesini yükseklere koyma egosu, elbise konusunda ve kız olma konuları gibi konularda mahalle baskıları gibi konular bir çocuğun gözünden anlatıldığı için bu kitabı değerli bir hale getirmekte.
Edebi olarak değerlendirecek olursak kitabın dili epey sade fakat vermek istediği mesaj güçlü. Öyle Debbie Macomber, Sarah Jio gibi aşk öyküleri ya da ciltlerinde kocaman yazılar yazan klonlaşmış polisiye kitaplarını unutabilirsiniz. Amerika'nın Maycomb adlı küçücük bir mahallesindesiniz. Hayatınızda o mahalleden dışarı çıkmamışsınız ve size "Beyaz kızarsa zenci ölür" diyen insanların zihniyetiyle aynı yerde yaşıyorsunuz.
İşte tam da bu sebeple bu romanın örneklerini bizim ülkemizde de görmek mümkün. Birbirimizi ötekileştiriyoruz. Bir Türk olarak zenci de doğabilirdik fakat Allah bize böyle olmayı uygun gördü. Fakat şimdi de ülkemizde laik-muhafazakar, Atatürkçü-sağcı, ateist-teist-deist, iktidar-muhalefet gibi çok sayıda ötekileştirmeler görüyoruz. Onun için bu kitabı aslında
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Platon’un olgunluk dönemi eserlerinden olan Phaidros, dönemin ünlü nutuk yazarlarından Lysis’in aşk üzerine yazdığı yergiye binaen girişilen tartışmayı konu alır. Eserde Lysis’ten oldukça etkilenen, ismi “pırlanta misali parlayan” anlamındaki Phaidros, nutuğu Sokrates’e sunar ve bunun üzerine diyalog gelişir.
Platon’un metinlerindeki ustalık göz önünde bulundurulduğunda, ilkin şu soruyu sormak gerekir diye düşünüyorum: Neden bu diyalog da diğerleri gibi şehir içerisinde geçmiyor da, Phaidros, nutuğu göstererek Sokrates’i ardı sıra şehirden dışarıya çıkmaya zorluyor? Phaidros’ta tartışılan konu tutkulu aşktır ve Platon tavrını belki de ilk defa, ölçülü bir rasyonellikten yana değil de tutkuyla dolmuş bir sapkınlıktan (mani) yana kullanacaktır. Yani diyalogdaki Sokrates’in şehrin dışına çıkması, bir nevi Platon’un kendi kalıplarının dışına çıkması ile paralel gibi görünüyor.
Diyalogun başlangıcında, Phaidros tutkulu bir şekilde Lysis’in nutkunu okur. Nutuk genel olarak aşkın faydadan çok zarar verdiği, aşığın maşukunun mutluluğunu istemekten ziyade sadece kendisine ait olmasını istediği ve uzun vadede bu aşk ilişkisinin maşuk açısından engelleyici ve sakatlayıcı bir tarafının bulunduğu üzerinedir. Lysis bunun yerine, tutkunun dozunun azaltıldığı daha dostane bir sevgiyi önerir. Çünkü dostane sevgi içten gelir ve bu ilişki karşı tarafı mutlu etmek üzerine kuruludur.
Muhtemelen birçok okuyucu için gayet makul ve ölçülü bulunan bu fikirlerin, ben Sokrates’in dilinden dökülmesini beklerdim. Ki benzer bir nutuğu, duygularına kapılarak Sokrates de verir. Ancak “Eros”u bu denli küçümseyen ve bu tanrıyı kötü biçimde vasıflandıran yaklaşıma karşı şüphelidir, duygusal bir yönelmeden ziyade, tutarlılığın yolunu adım adım takip edip şüphelerini ortaya dökmeye başlar.
Sokrates
Pandora demek bütün tanrıların armağanı demekti...
Pandora açınca kutunun kapağını,
dağıttı insanlara acıları, dertleri.
Bir tek Umut kaldı dışarı çıkmadık
kapağı açılan dert kutusundan.
Umut tam çıkacakken Pandora kapamıştı kapağı,
böyle istemişti bulutları devşiren Zeus.
O gün bugündür insanların başı dertte,
toprak bela doludur, deniz bela dolu,
geceler dert doludur, gündüzler dert dolu,
belalar başıboş dolaşır sessizce
ölümlülerin çevresinde,
derin düşünceli Zeus ses vermedi onlara
sessizce gelişlerini duymasın diye insanlar.
YouTube kitap kanalımda Victor Hugo'nun Sefiller ve diğer kitaplarını nasıl daha bilinçli okuyabileceğinizi anlattım: ytbe.one/nYN27KVPeFY
Sefillik* temalı bu inceleme bana 13 gün boyunca arkadaşlık etmiş 1724 sayfalık dünyanın en uzun sefalet destanının sadece birkaç sayfalık özüdür. Elek hayat, elekten geçemeyen taşlar ise sefil insanlardır. Bu incelemeyi benim ellerim değil, sefil insanların kanları yazmıştır.
Peki, nerede, kimde, neden aramalı bu sefilliği? Kimdir bu sefil insanlar? İncelemenin okuyucusu bu cevapsız sorulara cevap aranacağını kendisi anlamıştır.
i.ibb.co/TrWj8RK/onca-yo...
Belki de bu fotoğraftan başlamalı sefilliğin tanımını aramaya. Ellerinde "Onca Yoksulluk Varken" kitabı ve devamında kafalarında "Bize mi çattı bu sefillik?" düşünceleri. Gülüşsüz, parıltısız gözlerde, renksiz, cansız bir tende sefilliğin tezahür ettiği duygusal yansımalar. Sefilliği aramaya bu çocuğun göz bebeklerinin içinde başladım yıllar önce fakat dünyanın kaçınılmaz yuvarlaklığı gibi kendimi yine başladığım yerde elde 0 halimle buldum.
Devam ettim sefilliği aramaya.
i.ibb.co/3yNHKZY/umran.jpg çıktı karşıma. Bilmediği bir hayatta bilmediği birileri tarafından yüzü, gözü bu hale getirilmişti. Kimdi, ne istiyordu bu insanlar? Anlayamamıştı. Anlatmamışlardı. Üstündeki renksiz ve duyguları yok edilmiş tezahürünün, cansız ve bitkin bakışlarının nedenini bile soramayacak sefillikte bulunmuştu.
Devam ettim sefilliğin kaynağını bulmak için...
i.ibb.co/CKLmk7g/aylan.jpg çıktı karşıma. İsimlerin ne önemi vardı? Nasıl olsa çoktan unutmuştuk onları, değil mi ama? Bana yüzünü dön, dedim. Seni göremiyorum, dedim. Dönmedi, dönemedi. Denizin kumları, deniz suyu, tuz, medcezir, dalgaların oluşmasını sağlayan bütün gemiler, denizin köpüğü,