Suvemer

Suvemer
Puan vermedi·240 syf.··
2026 29. kitabı
·
11 saatte okudu
·
Okunma: 10 Haziran 2026 02:20
Miguel de Unamuno'nun Sis isimli kitabını elime aldığımda, daha önsöz ve sonsöz kısmında durup kaldım. Ön sözü yazar değil, Victor Goti yazıyordu ve Victor, Augusto'yu anlatırken bir yandan da Unamuno'nun yazarlığını ve edebiyat anlayışını anlatıyordu. Daha kitap başlamadan kendi kendime "Bu nasıl bir kitap?" diye sordum. Augusto, etrafındaki insanları, kullandığı eşyaları ve gündelik hayatı alaycı bir sorgulamayla izleyen biridir. Yaşamda bir yolculuk yapanlardan çok, onun içinde dolaşanlardandır. Bir yere varmaya çalışmaktan çok, neden var olduğunu anlamaya çalışır. İnsanların neden çalıştığını, neden mücadele ettiğini, neden belirli kurallara uyduğunu sorgular. Hayatın içinde görünse de çoğu zaman onun dışında durup seyretmeyi tercih eder. Annesinin ölümüyle birlikte bu yalnızlık ve sorgulama hâli daha da belirginleşir. Annesi onun en çok güvendiği limanıdır. O liman kaybolunca Augusto, kendisini büyük, yalnız düşüncelerinin içinde bulur. Sevmeyi ve sevilmeyi arzular ama bunu nasıl yaşayacağını da tam olarak bilemez. Bir gün yanından geçen genç bir kızın peşine takılır ve farkında olmadan onun etkisine girer. Kızın adının Doña Eugenia Domingo del Arco olduğunu öğrenir. Ben Agusto isimde bir duraksayınca araştırdım biraz nedenini. Kadın isimlerinde beklenen "Dominga" yerine "Domingo" kullanılması imiş nedeni. Domingo erkek isimlerinde, Dominga ise dişi isimlerde kullanılırmış aslıda. Bu noktada da bu karakterin alışılmış kalıpların dışında biri olacağını düşündürdü yazar bana. Bu yüzden ben bunu sıradan bir ayrıntı olarak okuyamadım. Bunun bilinçli bir tercih olup olmadığını bilmiyorum ama daha en baştan Eugenia'nın farklı biri olacağı hissinin kurgusunu yazarın burada hissetmeye başlattığını hissettim. Eugenia, piyano çalmaktan hoşlanmayan bir piyano
SisMiguel de Unamuno · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20236bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
10/10
·384 syf.··
2026 28. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 03 Haziran 2026 23:36
Bir Zamanlar Hayat Bizimdi... Madrid sokaklarında, İspanya İç Savaşı'nın karanlık günlerinin ardından, küçük bir ikinci el kitapçı işleten Lola ve Matias'ın sevgiyle örülmüş hayatlarına bir gün sessizce bir kadın sızar: Alice. Alice ve Lola, Lepiska Saçlı Kız adlı kitabı birlikte okurken, yalnızca satırların arasında değil, birbirlerinin hayatlarında da yolculuğa çıkarlar. Bir kadının yalnızlığı... Sevmesi, sevilmesi... Kimlik arayışı, dostluğu, cömertliği ve gücü... Naiflik ve zarafetle örülmüş bir dünyanın içinde; hayatına girenler, hayatından çıkanlar, yaptığı seçimler ve onların izleri... Yazarın birbirine karışmadan, incelikle ördüğü anlatım sayesinde zaman zaman kendimi okuduğum kitabın içinde başka bir kitapta bulmam .. Bazı kitaplar bittiğinde büyük cümleler kurdurmaz insana. Sadece kapağını kapatıp bir süre sessiz kalmak istersiniz. Kitabı kapatır, bir durup etrafını hisseder, kahve kokulu Madrid sokaklarında belki bir otobüste , belki de yağmurun altında şemsiyeni açıp yürüdüğünü hayal edersin. Tüm duyguları, tüm atmosferi hisseder, kitabın içinde kalır çıkmak istemezsin. Bir Zamanlar Hayat Bizimdi benim için böyle bir kitaptı. Detaylara girip okuma keyfini kaçırmak istemiyorum ama kitabı bitirdiğimde geriye kalan duygu şuydu: İyi ki okudum.
Bir Zamanlar Hayat BizimdiMarian Izaguirre · DeliDolu Kitap · 2015373 okunma
Puan vermedi·56 syf.··
Beğendi
·
2026 27. kitabı
·
3 saatte okudu
·
Okunma: 25 Mayıs 2026 22:32
Mösyö İbrahim ve Kuran’ın Çiçekleri... Kitap bitince anladım neden ona “Mösyö İbrahim” dendiğini. Okuyunca siz de göreceksiniz; İbrahim gerçekten “Mösyö” denecek kadar naif ve ağır bir adam. İnsanlara yukarıdan bakmadan, inancını dayatmadan, sadece yaşayış biçimiyle etrafına huzur bırakıyor. Momoysa annesi tarafından terk edilmiş, sevgiden çok baskıyla büyümüş 16 yaşında bir çocuk. Bu yüzden daha o yaşta kendi kendini büyütmek zorunda kalıyor. Ergenlik, yalnızlık, geçim derdi ve sevgisizlik arasında sıkışmış bir çocuk aslında. Mavi Sokak’ın Arap bakkalı İbrahim ile tanışıncaya kadar sürüyor bu yalnızlığı. İbrahim, Momo’nun hayatına büyük cümlelerle değil; sakinliğiyle, yargılamayışıyla ve ona gerçekten bakışıyla giriyor. Küçük geziler büyük yolculuklara dönüşürken, birbirlerinin hayatında sessiz ama derin izler bırakmaya başlıyorlar. İbrahim, sufizmi benimsemiş bir Müslüman olarak hayatına “Kuran’ın çiçeklerini” yerleştirmiş bir adam. Kitapta dinler, inançlar ve kabullenişler sert kurallarla anlatılmıyor. Her şey kendi akışında, yormadan, yönlendirmeden yer buluyor. Sevginin bir hayatı değiştirmesi öyle doğal anlatılıyor ki hiçbir şey yapay hissettirmiyor. Yolun sonunda Mösyö İbrahim, eşinden sonra sevgisini yeniden biriyle paylaşabilmiş olmanın huzuruyla vedalaşırken; Momo da artık ne aradığını bilen bir yetişkine dönüşmeye başlıyor. Kitabın filmini de izledim tabii ki. Ömer Şerif’in oyunculuğu gerçekten çok etkileyiciydi. Sadece bakışlarıyla bile kitabın ruhunu hissettirebiliyordu. Ancak bazı geçişler bana fazla hızlı geldi. Bazı sahnelerde “Şimdi bu neden böyle oldu?” hissi oluştu bende. Bu yüzden filmini sevsem de ben kesinlikle kitap diyorum.
Mösyö İbrahim ve Kuran'ın ÇiçekleriEric Emmanuel Schmitt · Doğan Kitap · 20246,3bin okunma
Puan vermedi·224 syf.··
2026 26. kitabı
Bugün size Japon edebiyatında hâlâ Türkçe çevirisi yayımlanmamış bir kitaptan bahsetmek istiyorum: Sweet Bean Paste — Tatlı Fasulye Ezmesi. Her ne kadar kitabın Türkçe çevirisi bulunmasa da, 2015 yapımı film uyarlaması Sweet Bean (Umudu Kaybetme) çeşitli platformlarda izlenebiliyor. Bu sıcak ve dokunaklı hikâye; yalnızlık, şefkat, önyargılar ve hayata yeniden tutunmak üzerine sakin ama derin bir anlatı sunuyor. Japon sinemasının o dingin, sessiz ve incelikli anlatımıyla birleşince ortaya gerçekten unutulmayacak bir yapım çıkmış. Küçük bir şekerleme dükkânında, çok da iyi yapamadığı tatlı fasulye ezmeli dorayakiler hazırlayarak patronuna olan borcunu ödemeye çalışan Sentaro’nun hayatı, bir gün dükkânın önüne gelen yaşlı bir kadının iş istemesiyle değişir. Tokue Hansen hastalığı, Sentaro ise geçmişte hapse girmiş olması nedeniyle toplumun kenarına itilmiş, önyargılarla yaşamayı öğrenmek zorunda kalmış iki yalnız insandır. Ailesinden yeterince sevgi ve ilgi göremeyen genç Wakana’nın da hayatlarına dahil olmasıyla birlikte, birbirlerinin yaralarına dokunan küçük ama sıcacık bir bağ oluşur. Tokue’nin yaşam sevgisiyle birlikte, sıcacık bir dostluk ve iyileşme yolculuğu başlar. Sessizliği, kiraz çiçekleri ve tatlı fasulye ezmesinin kokusu eşliğinde ilerleyen bu hikâye; yalnızlık, önyargılar ve hayata tutunmak üzerine sıcacık bir anlatı sunuyor. İngilizce kitap okumayı seviyorsanız kitaba İngilizce olarak ulaşabilirsiniz ; ancak filmi de kitaba göre biraz daha sade kalmış olsa da izlenebilecek güzel bir yapım
Sweet Bean PasteDurian Sukegawa · Oneworld Publications · 201733 okunma
Puan vermedi·120 syf.··
2026 25. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 24 Mayıs 2026 01:06
Alphonse Daudet öyle güzel, öyle masalsı ve sade bir dil kullanmış ki, kitap su gibi akıp gidiyor. Okurken yazar sanki yanımıza oturmuş, bizimle konuşur gibi samimi, esprili bir dille anlatıyor hikayeyi. ​Daha ilk sayfada, Tartarin’in o evindeki silah odasına girerken herkesten silahları toplaması, "Aman ona dokunma zehirlidir" diye uyarılar yapması tam bir komedi! Ömründe kasabadan çıkmamış bir adamın evini cephaneliğe çevirmesi, bahçesindeki o küçücük saksı bitkisini "Orta Afrika baobab ağacı" diye anlatması çok eğlenceli anlatılmış bence. ​İçindeki o evcil, çorba içmek isteyen tarafıyla; macera peşinde koşan o cesur tarafının kavgası kesinlikle muhteşemdi. Korkuları ile cesareti, naifliği ile sertliği o kadar bir arada ki... "Zavallım" diyorsun okurken. Ne kadar sevimli de olsa, Tartarin de günün sonunda bir insan ve duygularına, egolarına, "millet ne der" baskısına yenik düşebiliyor. ​Beni kitapta en çok rahatsız eden yerlerden biri, o sadık deveyle olan bağı oldu. Tartarin’e o kadar bağlanan, onu koşulsuz seven o hayvandan bir süre sonra sıkılması, onu yük gibi görmesi içimi çok burktu. İnsanoğlunun o bencil ve nankör tarafını da göstermiş bize. ​Bir diğer can sıkan kısım da o dönemin Avrupalı zihniyetiydi. Türkleri aşağılaması, kadınları sadece dans eden figürler olarak görmesi beni o masalsı havadan biraz kopardı. İşin acısı, o zihniyetten hâlâ kurtulamamış bir Avrupa var bugün karşımızda. Bugün bile sinemalarda, dev filmlerde İstanbul’u hâlâ fesli, develerin gezdiği oryantalist bir yer gibi göstermeleri, Avrupa’nın gözündeki Türkiye imajının maalesef hiç değişmediğini kanıtlıyor. Bu kısımları, ırkçılığı, sömürgeciliği, o dönemdeki zihniyeti kitabında üstüne basarak özümsemiş olmasını çok rahatsız edici buldum açıkçası. Ancak kitap beni edebi anlamda çok
Tarasconlu TartarinAlphonse Daudet · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2021256 okunma