Alphonse Daudet öyle güzel, öyle masalsı ve sade bir dil kullanmış ki, kitap su gibi akıp gidiyor. Okurken yazar sanki yanımıza oturmuş, bizimle konuşur gibi samimi, esprili bir dille anlatıyor hikayeyi.
Daha ilk sayfada, Tartarin’in o evindeki silah odasına girerken herkesten silahları toplaması, "Aman ona dokunma zehirlidir" diye uyarılar yapması tam bir komedi! Ömründe kasabadan çıkmamış bir adamın evini cephaneliğe çevirmesi, bahçesindeki o küçücük saksı bitkisini "Orta Afrika baobab ağacı" diye anlatması çok eğlenceli anlatılmış bence.
İçindeki o evcil, çorba içmek isteyen tarafıyla; macera peşinde koşan o cesur tarafının kavgası kesinlikle muhteşemdi. Korkuları ile cesareti, naifliği ile sertliği o kadar bir arada ki... "Zavallım" diyorsun okurken. Ne kadar sevimli de olsa, Tartarin de günün sonunda bir insan ve duygularına, egolarına, "millet ne der" baskısına yenik düşebiliyor.
Beni kitapta en çok rahatsız eden yerlerden biri, o sadık deveyle olan bağı oldu. Tartarin’e o kadar bağlanan, onu koşulsuz seven o hayvandan bir süre sonra sıkılması, onu yük gibi görmesi içimi çok burktu. İnsanoğlunun o bencil ve nankör tarafını da göstermiş bize.
Bir diğer can sıkan kısım da o dönemin Avrupalı zihniyetiydi. Türkleri aşağılaması, kadınları sadece dans eden figürler olarak görmesi beni o masalsı havadan biraz kopardı. İşin acısı, o zihniyetten hâlâ kurtulamamış bir Avrupa var bugün karşımızda. Bugün bile sinemalarda, dev filmlerde İstanbul’u hâlâ fesli, develerin gezdiği oryantalist bir yer gibi göstermeleri, Avrupa’nın gözündeki Türkiye imajının maalesef hiç değişmediğini kanıtlıyor.
Bu kısımları, ırkçılığı, sömürgeciliği, o dönemdeki zihniyeti kitabında üstüne basarak özümsemiş olmasını çok rahatsız edici buldum açıkçası.
Ancak kitap beni edebi anlamda çok