İradeli ve bilinçli bir şekilde gerçekleştirdiğimiz bir iyilik, bilinçaltımızdaki iyilik temayüllerini besleyip güçlendirir. Bu temayül de bize daha olumlu ve güzel davranışların kapısını aralar. Yani bilinç alanında gerçekleşen ve devamlılık sergileyen olumlu bir durum, bilinçaltındaki bu olumlu duruma zıt bir durumu onarabilir ve yeniden inşa edebilir.
Allah'ın sevdiği ve razı olduğu ahlaki yapıya kavuşmak isteyen kimse zorlana zorlana da olsa ibadet etmek zorundadır. Çünkü denmiştir ki; "Her davranışın bir ruhu; her ruhun da bir davranışı, davranış dünyasında bir karşılığı vardır." Başka bir deyişle, bir davranış ekilirse bir alışkanlık, bir alışkanlık ekilirse bir karakter, bir karakter ekilirse bir kader biçilir.
“Sığınması olmayanın savunması yoktur." Bir insan Allah'a sığınmadan nefsinin ve şeytanın şerrinden korunamaz. Ve şu hakikatin de çok net bir şekilde bilinmesi gerekir: Eşya boşluk kaldırmaz, tabiat boşluk kaldırmaz, insanın aklı ve gönlü boşluk kaldırmaz. Hikmet ehli bir zat demiş ki: "Akıl ve gönül bir değirmen gibidir. Ya içine bir şey koyarsın onu öğütür ya da boş bırakırsın kendi kendini öğütür, seni öğütür, yer bitirir.” Bundan sebep aklı ve gönlü her daim yüksek düşünceler, Allah’ın rızasına uygun duygularla meşgul ve mücehhez kılmak lazım.
Başkasının acısı, başkasının değildi artık. Hayat böyleydi işte; insanın uzak dediğini yakın kılar, yakın dediğini uzaklara gönderir, olmaz diye düşündüğü ne varsa getirir, önüne bırakıverirdi. Hayat kimi zaman güzelliklerle donatırdı insanı, kimi zaman da beklenmedik üzüntülerin ortasında yapayalnız bırakirdı. Hatta şapkasından öyle şeyler çıkarırdı ki, insan "Daha neler!" dedikçe o, gösterisini zevkle sürdüren bir sihirbaz gibi sergilerdi hünerlerini. Ve insan... Hayat karşısında biçare insan...
Başkasının acısına vah vah deyip geçen ya da sevincine imrenen insan... Olanı biteni ancak kendi başına gelince tam olarak idrak edebilirdi.