Yukarıda değindiğimiz üzere; devlette savurganlık ve şatafat başlayınca, giderler de o oranda artar. Toplanan vergiler giderleri karşılamayınca, devlet yeterli parayı bulabilmek için bazen ticâret eşyasından ve pazarlarda satılan her şeyden vergi alma yoluna gider. Daha önce bu tür vergiler konmuşsa, bu kez vergi kalemleri artırılır. Bazen de mâliye memurlarının vergi alırken bunu fazla oranlarda tahsil ettikleri anlaşılınca, suçlular ağır cezalara çarptırılmak sûretiyle bu gelirler devlet kasasına aktarılır.
Ticaret ve ziraatte, az mâliyetle büyük kazançlar ve ürün elde edildiğini gören devlet de ticaret ve ziraat yapmaya başlar. Alışverişteki kâr, sermaye oranında olduğu ve devletin elinde de büyük bir servet bulunduğu için; ekonomik girişimleriyle, sermayesi az olan tüccarları zor duruma sokar. Verimli topraklarda ekin eker, hayvancılık yapar ve bu işlerden kazandığı para ile yeni mallar satın alır ve bu malları pazara sürer. Devlet bu ekonomik girişimleri, gelirlerinin artması ve mükelleflerden daha çok vergi toplamak ümidiyle yapar. Fakat; bu düşünce ve faaliyet, büyük bir yanılgıdan öte bir şey değildir. Devletin bu tür ekonomik girişimleri, birçok bakımdan halka zarar verir. Hayvan, mal ve eşya satın alma hususunda; tâcirleri ve çiftçileri sıkıştırır, zorda bırakır. Çünkü; halkın ekonomik birikimi, birbirine denk ve yakın oranlardadır. Onların ticarette birbirlerine olan rekabetleri de servetleri oranında olup, zaten sınırlı olan paraları karşılığında mal satın almakla bu servetleri de tükenir veya tükenme seviyesine gelir. Serveti onlarınkinden kat kat fazla olan devlet ticârete girerse; diğer esnaf ve tâcirler, zorunlu ihtiyaçlarını temin edemez hâle gelirler. Bundan dolayı; kalpleri kaygı ve üzüntüyle dolar.
Devlet, bu malların önemli bir bölümünü halkın