Oğuz Atay, romanının (Düz roman mı demek yeterli olur mu yoksa postmodern roman mı demek gerekir bilemedim ) özütünü yine kendi sayfalarında paylaşmış aslında bizlere: “Siyah çerçeveli ciddi bir ilan: bu kitap ne ciddi kavgaların, ne büyük ve yaygın sıkıntıların, ne de ezilen insanların romanıdır; bu kitap, mustarip bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır. Sizlere hizmetten şeref duyan yayınevimiz iftiharla sunar: Tutunamayanlar…”
Hiç bilirkişi edalarına, sanki bir edebiyat tutkunu enteli havalarına girmeden basmakalıp ifadeler kullanmaksızın dümdüz bir adam olarak samimiyetle ve işin özünü kafamın süzgecinin aldığı kadarıyla yazmak istiyorum bu incelemeyi. Başka gayeler bekleyenler lütfen diğer incelemeleri okusun.
Tutunamayanları okurken Turgutla birlikte, Selim’in derin dehlizlerinde (kendisinin ifade ettiği gibi makinasının çarklarında) uzun uzun dolaşıyormuş gibi hissettim. Hayatın tüm absürtlüğünü, hayattan bir anlam çıkaramayışını, düşüncelerini ve varoluş sancısını fazlasıyla uzun yazılarında ve yakınlarının aktardığı yaşamındaki kesitlerinde yeterince buldum. Tıpkı garibim Turgut gibi oradan oraya savrulup bazen tutunamayanların tarafında hissedip bu yükle ezildim bazen de tam aksi tarafta olup anlatılanlardan boğuldum, sıkıldım. Yaşamın basit tarafına gündelik kısmına odaklandım. Selim’in düşman bellediği taraftan oldum. Felsefecilerin fazlasıyla düşünmek insana bu hayatta cehennemi yaşatır laflarının altındaki haklılığı romanı okurken tekrar hissettim. Selim’in ruhu bu hayatta sanki dönüşmesi gereken ama kozasından çıkmak istemeyen, kozasına asılı kalmış acıyla sallana sallana neredeyse düşüverecek cılız bir tırtıl gibi geldi bana. Ne dersem diyeyim ben tutunamayanların bunalımlarını ve duygu atmosferini anlayacak empatide değilim. Ben tutunmayanların aksi