Fransa'da kendi düşlerimi gerçekleştirebilirdim. Kendi soframda yiyebilirdim. Bu sadece bir görüntü değildi. İlk kez, bir birahanenin terasında oturduğum günü hatırlıyorum. Gemi Marsilya'ya vardıktan sonra idi, Montpellier trenine binmeden az önce... masa küçük, tahta bir masaydı, üzerine çakı ile bir şeyler çizilmişti. Kendi kendime işte mutluluk! demiştim. Başka bir yerde olma mutluluğu! Aile sofrasına oturmama mutluluğu! Ağız kalabalığı ya da bilgileri ile parlamaya çalışan davetliler yok! Baba gölgesi yok. Bakışlarıma, tabağıma, düşüncelerime dikilmiş bakışları yok! Mutsuz bir çocukluğum olmadı, yo hayır! Şımartılmış, yoksulluk çekmemiş! Ama bir bakışın ağırlığını sürekli üzerimde hissetmek. Muazzam bir sevgi, umut dolu bir bakış, ama aynı zamanda beklenti dolu bir bakış. Ağır. Tükendirici.
Hayatım, doğumumdan yarım yüzyıl önce başladı. Asla ziyaret etmediğim bir odada, Boğaziçi kıyısında. Bir felâket oldu, bir çığlık atıldı, bir delilik dalgası yayıldı ve hiç durmadı. Öyle ki dünyaya geldiğimde, yaşamaya çok eskiden başlamıştım.