Bazı cümlelerin altını dolduramıyorum. Mesela;yas, herkesin içinde başka bir isimle yaşar. Kiminin aklına bir anne gelir. Kiminin bir baba. Kiminin yarım kalmış bir aşk. Kiminin artık arayamadığı bir dost... Aynı cümleyi okuruz ama hepimiz başka birini özleriz. Belki de bu yüzden yas üzerine söylenen hiçbir söz tam değildir. Çünkü her kayıp biraz kendine özgüdür. Her özlem başka bir hikayenin içinden geçer…
Duygu ve Düşünce
Hüzün Kuşu
Gecenin en koyu tenhasında, saatler yine o tanıdık ve kimsesiz vakti vurduğunda başladı her şey. Can, odasının penceresinden dışarıya, karanlığın yuttuğu sokaklara bakıyordu. Ne zaman güneş çekilse, ne zaman şehir derin bir sessizliğe gömülse, o misafir yine gecikmeden gelirdi. "Hüzün kuşu" derdi ona. Kanatları simsiyah, bakışları sitem dolu bir kuş... Gelir, tam göğsünün ortasına, yüreğinin en hassas dalına konardı. O gece, içindeki o tanıdık sızıyla daha fazla sessiz kalamadı Can. Yüreğinin derinliklerine doğru fısıldadı, sesinde yılların yorgunluğu vardı: "Söyle bana içimdeki keder, ne zaman terk edeceksin beni? Hem bak, etrafımdaki herkes gidiyor. Gelen durmuyor, giden dönmüyor... Sen niye hâlâ içimde böyle sarsılmaz bir yer ediniyorsun? Sevdiklerim bile birer birer gitti benden, bıraktılar elimi. Madem öyle, sen de git... Git artık." Gözlerinden süzülen iki damla yaş, yanağından aşağı sessizce yol aldı. Parmak ucuyla sildi o damlaları. Bu, kaçıncı geceydi bilmiyordu. Kaçıncı kez gözlerindeki o yaşların, tıpkı o hüzün kuşu gibi göğsünden havalanıp yüzüne süzülüşüydü? Sitemi sadece kederine değil, geceye ve zamanaydı da: "Saatlerden niye hep geceyi seversin sen? Neden ortalık aydınlıkken değil de, beni en savunmasız, en yalnız yakaladığın bu karanlıkta çıkarsın ortaya?" Odanın sessizliğinde hüzün kuşu kıpırdamadı, sadece Can’ın kalbinin ritmiyle birlikte iç çekti sanki. Keder, gitmek için acele etmiyordu çünkü o, gidenlerin Can’da bıraktığı boşluğu dolduran tek şeydi. Sevilenlerin gidişiyle açılan yaraları, yine bu sadık ama acımasız misafir nöbetleşe bekliyordu. Can, başını cama yasladı. Gözlerini kapattı ve uzaklardan esecek o ılık rüzgârın hayalini kurdu. İçindeki kış ne kadar sert, ne kadar uzun olursa olsun, insanoğlunun sığınacağı son liman hep ümit değil
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Krizi fırsata çevirmek
Dün mükemmel bir kahvaltı hazırladım kendime bir kuş sütü eksik ve tam herşey hazır olup kahvaltıma oturacakken çayı döktüm hxbxbxhf evde sekiz bin km kare bir alan çay oldu halı olmayınca dağıldı her yere ben de ayağım çaya girmesin diye sandalyeme bağdaş kurup iki domates dilimleyip çayı temizlemek yerine kahvaltıyı soğutmayıp yemeyi tercih ettim sonra hazırlanıp kütüphaneye gittim bisikletimle kütüphaneye 20 m falan kala bisikletin pedalı gevşedi kullanamaz oldum neyse dedim vardım zaten artık bir şekilde eve dönerim ki tam bisikleti bağlayacakken kilit kırıldı elimde kaldı. Hdhfhdjgj neyseeeeee dedi im gelmişiz buraya biraz kitap okuyalım içeri girdim ve bir tane boş yer yokkk. Çıktım kütüphanenin etrafındaki parka oturdum meyve suyumu içtim uzandım müzik dinledim telefonla bir iki görüşme yaptım kalkıp bisikleti tamir ettirip eve döndüm. Napiyim kriz böyle fırsata çevirilebiliyor ve yaşam anca böyle yaşanabilir hale geliyor.
İnsanoğlu tam bir hayal kırıklığı, Rabbinde buldu sürûru ve hayrı.
1000Kitap
İbnul Cevzi şöyle der:"Günahın zevkini ancak gaflet sarhoşları alır. Mümin ise günahlardan zevk almaz. Çünkü o tam lezzet alacağı esnada hemen önünde o işin haram olduğu bilgisi ve cezaya karşı tedbir alması gerektiği durur. Eğer marifeti güçlenirse ilim gözüyle kendisine haramı yasaklayan Allah'ın yakınlığını görür. Böylece günahlardan lezzet alacağı esnada hayatı zehir olur. Eğer arzuların sarhoşluğu baskın gelirse kalp bu gözetim anlarında sıkıntı içerisinde olur. Eğer mizaç şehvetin içine dalmışsa bu sadece bir an sürer.Sonra al başına sürekli olan pişmanlık rakibini, ardı kesilmeyen ağlamaları, uzun zaman içinde olan şeyler üzerine bir üzüntü. Öyle ki, şayet affedileceğine dair kesin bir kanaat getirse, hemen onun ümidi ilahi azardan sakınma yerinde durur.Öf günahlara öf! Etkileri ne kadar da çirkindir! Haberleri ne kadar da kötüdür! Bir şehvet ancak gafletin gücü oranında ulaşılır. [Saydu'l Hâtır]
Malya'da Bir Paradoks: 1240 Babai İsyanı'nın Bastırılmasında Frank Paralı Askerleri ve Selçuklu Meşruiyet Krizinin Anatomisi Bir Devletin Kendi Eliyle Açtığı Yara Bir devletin, kendi tebaasına karşı yabancı bir kılıcı sahaya sürmesi, salt askeri bir tercih değildir; bu, devletin kendi toplumsal sözleşmesiyle arasındaki bağın ne ölçüde gerildiğinin de bir itirafıdır. 1240 yılında Kırşehir yakınlarındaki Malya Ovası'nda yaşanan çatışma, tam da bu türden bir itirafın sahnelendiği yerdir. Anadolu Selçuklu Devleti, Baba İlyas ve Baba İshak önderliğindeki büyük Türkmen-derviş hareketini bastırmak için, ordusunun en etkili vurucu gücü olarak zırhlı Frank paralı askerlerini öne çıkarmıştır. Bu makalenin amacı, sayısal olarak küçük bir askeri unsurun —birkaç yüz ya da bin kişilik bir Frank süvari gücünün— nasıl olup da 13. yüzyıl Anadolu'sunun toplumsal hafızasında bu denli ağır bir iz bıraktığını, dönemin kaynakları ve modern araştırmalar ışığında incelemektir. İddia şudur: Malya Ovası'ndaki bu askeri detay, Selçuklu'nun kendi toplumsal tabanıyla ilişkisinde yaşanan derin bir kopuşun en görünür semptomudur ve bu semptom, sonraki yüzyıllarda Anadolu'nun siyasi-dini hafızasını şekillendiren bir referans noktasına dönüşmüştür. Olayın Anatomisi: Kaynaklar Ne Diyor? Babai İsyanı'nı birinci elden anlatan dört temel kaynak bulunmaktadır: Selçuklu sarayına hizmet eden İbn Bîbî (el-Evâmirü'l-Alâiyye), Süryani tarihçi Bar Hebraeus (Ebü'l-Ferec), vak'anüvis Sibt İbnü'l-Cevzî ve isyanın bastırılmasına bizzat katılan Frank birlikleriyle Anadolu'ya gelen Dominiken misyoner Simon de Saint Quentin. Bu dördüncü kaynak özellikle dikkat çekicidir: Simon, olaydan altı yıl sonra Anadolu'ya geldiğinde, hem isyanı bastıran Frank askerleriyle hem de Türkmenler ve yerli Hristiyanlarla görüşerek
Tarih