Gecenin en koyu tenhasında, saatler yine o tanıdık ve kimsesiz vakti vurduğunda başladı her şey. Can, odasının penceresinden dışarıya, karanlığın yuttuğu sokaklara bakıyordu. Ne zaman güneş çekilse, ne zaman şehir derin bir sessizliğe gömülse, o misafir yine gecikmeden gelirdi.
"Hüzün kuşu" derdi ona. Kanatları simsiyah, bakışları sitem dolu bir kuş... Gelir, tam göğsünün ortasına, yüreğinin en hassas dalına konardı.
O gece, içindeki o tanıdık sızıyla daha fazla sessiz kalamadı Can. Yüreğinin derinliklerine doğru fısıldadı, sesinde yılların yorgunluğu vardı:
"Söyle bana içimdeki keder, ne zaman terk edeceksin beni? Hem bak, etrafımdaki herkes gidiyor. Gelen durmuyor, giden dönmüyor... Sen niye hâlâ içimde böyle sarsılmaz bir yer ediniyorsun? Sevdiklerim bile birer birer gitti benden, bıraktılar elimi. Madem öyle, sen de git... Git artık."
Gözlerinden süzülen iki damla yaş, yanağından aşağı sessizce yol aldı. Parmak ucuyla sildi o damlaları. Bu, kaçıncı geceydi bilmiyordu. Kaçıncı kez gözlerindeki o yaşların, tıpkı o hüzün kuşu gibi göğsünden havalanıp yüzüne süzülüşüydü?
Sitemi sadece kederine değil, geceye ve zamanaydı da:
"Saatlerden niye hep geceyi seversin sen? Neden ortalık aydınlıkken değil de, beni en savunmasız, en yalnız yakaladığın bu karanlıkta çıkarsın ortaya?"
Odanın sessizliğinde hüzün kuşu kıpırdamadı, sadece Can’ın kalbinin ritmiyle birlikte iç çekti sanki. Keder, gitmek için acele etmiyordu çünkü o, gidenlerin Can’da bıraktığı boşluğu dolduran tek şeydi. Sevilenlerin gidişiyle açılan yaraları, yine bu sadık ama acımasız misafir nöbetleşe bekliyordu.
Can, başını cama yasladı. Gözlerini kapattı ve uzaklardan esecek o ılık rüzgârın hayalini kurdu. İçindeki kış ne kadar sert, ne kadar uzun olursa olsun, insanoğlunun sığınacağı son liman hep ümit değil