‎Bugün bir tao dansçısıyım ‎ ‎Karma gibi görünen ne varsa ‎ Vakum atmosferine bıraktım ‎ ‎ ‎ ‎Vücudumu hava ile otadım ‎ Dansımı havayla yaptım ‎ ‎Bir mimariyi hissettim bedenimde ‎ ‎ ‎ ‎Gözlerime bir başka açıdan baktım ‎ Dans bittiğinde aynada gördüm ‎ ‎Son bir test örneği olarak ‎ ‎ ‎ ‎Dans ve Tao içimde kıvrılan bir nükte ‎ ‎Bir kültür devinimi olarak bir vals ‎ ‎Aşkın ve farklı bir yelpaze ‎
1978 yılında Deng Şiaoping’in iktidara gelişiyle başlayan süreç, uluslararası ilişkiler tarihinin en büyük "Truva Atı" operasyonlarından biridir. Deng Şiaoping, Mao’nun ölümünün ardından harabeye dönmüş, ideolojik saplantılarla boğulan ve açlıkla pençeleşen bir Çin devraldı. Deng, bir pragmatistti. Onun o meşhur sözü vizyonunu özetler: "Kedinin siyah ya da beyaz olması fark etmez, fare yakaladığı sürece iyi kedidir." Deng, Çin'i kurtarmanın yolunun Batı kapitalizminin teknolojisini, sermayesini ve üretim altyapısını ülkeye çekmek olduğunu biliyordu. Bunun için ABD'ye (ve Kissinger’ın temsil ettiği akla) hayati bir taviz verdi. Sovyetler Birliği’ne karşı tam bir ideolojik ve stratejik kopuş. Çin, Sovyet eksenini tamamen terk etti; hatta 1979'da Sovyet yanlısı Vietnam'a savaş açarak Batı'ya sadakatini sahada kanıtladı. Karşılığında ABD ve Batı dünyası, Çin’i "küresel üretimin ucuz iş gücü deposu" olarak görmeye başladı. Batı'nın tüm devasa fabrikaları, sanayi know-how'ı ve sermayesi Çin'e taşındı. Deng, bu dönemi "Tao Guang Yang Hui" (Işığını gizle, yeteneğini besle ve zamanını bekle) stratejisiyle yönetti. Çin, on yıllar boyunca ABD'nin küresel patriyarklığına (hegemonyasına) asla kafa tutmadı, tay tay duran bir çocuk gibi davrandı, her uluslararası krizde başını öne eğdi ama içeride devasa bir üretim canavarı ve teknoloji üssü inşa etti. Batı, Çin’in zenginleştikçe demokratikleşeceğini ve Amerikan sistemine entegre olacağını zannederek tarihin en büyük rasyonel yanılgısına düştü. Çin, kapitalizmin üretim araçlarını yuttu ama devlet kapitalizmi ve Komünist Parti disipliniyle bu gücü millileştirdi. Son 15 yılda Çin; ucuz tekstil üreten bir ülkeden, yapay zeka, yarı iletkenler, kuantum bilgisayarları, 5G altyapısı ve yenilenebilir enerjide ABD'yi yakalayan ve hatta bazı
1000Kitap
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Tao Te Ching
Lao Tzu'nun Tao Te Ching kitabından. Nesnelere bakış açımı değiştiren o sözler. Boş bir sürahinin yokluğuyla övüneceği, kapalı bir kapı ve pencerenin sen boğulurken,yokluğunu övecek o hamleyi yapıp,içeri o yokluktan hava girmesini sağlayarak gizliden gizliye gururunun okşanmasını sağlayacağın. Hiç aklınıza gelir mi böyle bir anlam. Aynı zamanda o boşluklardan kirli hava ve toz girdiği zaman bir pencere boşluklarından utanır mı? Kendi iç boşluklarımız peki?
1000Kitap
İnsan nedir / 2
Bazı dizeler vardır ki, okuduğunuz anda içinizdeki her şeyi yerinden oynatır. Sanki 500 yıl önce bir derviş, tam da sizin omzunuza dokunup kulağınıza fısıldar: “İnsan insan dedikleri / İnsan nedir şimdi bildim.” Muhyiddin Abdal’ın bu ilâhisi, sadece bir tekke nefesi değil; insan olmanın bütün katmanlarını bir anda önümüze seren, zamanı delen bir aynadır. 16. yüzyılın Kalenderî-Bektaşî-Hurûfî bir şairi olan Abdal, Aydın kökenli Yörük-Türkmen bir aileden gelir; Edirne ve Balkanlar’da konar-göçer bir hayat sürer; mezarı Edirne Lalapaşa’daki Hacıdanişment-Vaysal arasındaki Muhittin Baba Tepesi’ndedir (yaklaşık 1529’da vefat ettiği kabul edilir). Bayram Durbilmez’in 1998 doktora tezinde tenkitli metne aldığı divanı, onun sesini hâlâ canlı tutar. Fazıl Say’ın bestesiyle milyonlara ulaşan bu şiir, bugün hâlâ “şimdi bildim” diye haykırırken, asıl soruyu sorar: İnsan nedir? ### 1. Tasavvufi ve Dini Boyut: İnsân-ı Kâmil ve Vahdet-i Vücud’un Kalp Atışı Abdal’ın şiiri, doğrudan İbn Arabî’nin vahdet-i vücud (varlığın birliği) öğretisini halk Türkçesi’ne indirir. “Muhyiddin der hak kadir / Görünür herşeyde hazır” dizesi, Hakk’ın Kadîr isminin tecellisini haykırır. Âlem, O’nun aynasıdır; ayrılık bir perdedir. Kur’ân’daki “Nefaha fîhi min rûhî” (Hicr, 29) ile can, ilâhî nefesin ta kendisidir. “Men arafe nefsehu fekad arafe Rabbehu” (Nefsini bilen Rabbini bilir) hadisi, “Kendisinde buldu bulan / Bulmadı taşrada kalan” dizelerinde vücut bulur. Hurufî katman da derin: Harfler ve sayılar nişan olur; her varlık bir “âyet”tir. Abdal’ın menkabeleri (efsaneleri) onu “alperen” tipi bir eren yapar: Orman yangınlarını söndüren, taşrada kalanları uyandıran derviş. Tasavvufta bu, fenâ fillâh’tan bekâ billâh’a geçiş; yeniden doğuştur (Fevziye Alsaç’ın analizi). İnanç, “canların kalbinde
Hasan Ali Yücel Klasikleri Tam Listesi
No Kitap Adı Yazar I Ütopya Thomas More II Devlet Platon III Denemeler Montaigne IV Poetika Aristoteles V Söylevler Cicero VI Tragedyalar Sophokles VII Hamlet William Shakespeare VIII Faust Goethe IX Kendime Düşünceler Marcus Aurelius X İlahi Komedya Dante Alighieri XI Prens Machiavelli XII Gargantua François Rabelais XIII Candide Voltaire XIV Toplum Sözleşmesi Jean-Jacques Rousseau XV Türlerin Kökeni Charles Darwin XVI Seçme Öyküler Anton Çehov XVII Don Quijote (2 Cilt) Cervantes XVIII Ölü Canlar Nikolay Gogol XIX Madam Bovary Gustave Flaubert XX Karamazov Kardeşler Dostoyevski XXI Savaş ve Barış (2 Cilt) Lev Tolstoy XXII Kırmızı ve Siyah Stendhal XXIII Gureba-yi Laklakan Ahmet Haşim XXIV Mai ve Siyah Halid Ziya Uşaklıgil XXV Eylül Mehmet Rauf XXVI Şehir Mektupları Ahmet Rasim XXVII Mürebbiye Hüseyin Rahmi Gürpınar XXVIII Sergüzeşt Samipaşazade Sezai XXIX Kiralık Konak Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Dünya; Aşağılık bir yer.
Dünya: Aşağılık Bir Mekân mı, Yoksa Varoluşun Dönüşüm Sahnesi mi? Etimolojik, Dini, Felsefi, Psikolojik, Sosyolojik ve Kozmolojik Bir İnceleme “Dünya” kelimesi, dilimizin gündelik dokusunda öyle bir yer tutar ki, onu telaffuz ederken nadiren köklerine ineriz. Oysa Arapça kökeni “dunyā” (دنيا), semantik bir bomba gibidir. “D-n-w” (دنو) kökünden türeyen bu sözcük, “en yakın”, “en aşağı”, “alçak” ve “geçici” anlamlarını aynı anda barındırır. Klasik Arap lügatlerde (Lisānü’l-Arab, Tacü’l-Arūs) “dunyā”, “āhiret”in (öteki dünya) karşıtı olarak tanımlanırken, aynı zamanda “alçaklık” (denā’e) ile eşleştirilir. Yani kelime anlamıyla “aşağılık yer” değil, “en aşağıda olan, en yakın ve en geçici olan”dır. Bu çift anlamlılık, yalnızca dilsel bir tesadüf değildir; insanın ontolojik konumunu, varoluşun hiyerarşisini ve manevi gerilimi doğrudan yansıtır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu gerilim doruk noktasına ulaşır. Ankebût Sûresi 64. âyet: “Bu dünya hayatı ancak bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ahiret yurdu ise, işte asıl hayat odur.” Burada “dunyā” hem cazibesiyle aldatan, hem de faniliğiyle uyaran bir kavramdır. Âl-i İmrân 185’te “dünya hayatının metâ’ı” (geçici meta) olarak nitelenmesi, maddi dünyanın bir “ticaret malı” gibi kullanılıp tüketilmesini ima eder. Hadis literatüründe ise Peygamber Efendimiz’in “Dünya, mü’min için zindan, kâfir için cennettir” (Müslim, Zühd, 1) sözü, bu mekânın değerini taşıyanın niyetine bağlar. Dünya aşağılık değildir; aşağılık yapan, onu “ahiret”in gölgesinde değil, kendi başına amaç haline getirmektir. Bu dini bakış, yalnızca İslâm’a özgü değildir. Hristiyan teolojisinde “dünya” (mundus) Latince “temiz, süslü” anlamına gelirken, Tevrat ve İncil’de “dünya” sıklıkla “vadi-i gözyaşı” (valley of tears) olarak anılır. Aziz Augustine’in Confessiones’inde dünya,
1000Kitap