Tepeye yaklaştıkları sırada, sırttan aşağı koşarak inen tam ricat halinde bir bölük askerle karşılaştılar. Bu, düşman çıkarmasını gözetlemek için gönderilmiş ileri karakol birliğiydi ve üç saattir düşmana karşı koymakta olan
tek kuvvetti.
Mustafa Kemal onları durdurarak, "Ne oluyor?" diyesordu. "Neden kaçıyorsunuz?"
"Geliyorlar! Geliyorlar!" cevabını aldı.
"Kim geliyor?"
"Düşman geliyor efendim. İngiliz, İngiliz."
Askerler, yamacın altında fundalık bir arazi parçasını gösterdiler. Bir dizi Avustralyalı burada serbestçe ilerliyor- du. Mustafa Kemal'e, dinlensinler diye geride bırakmış olduğu kendi askerlerinden daha yakındılar. O anda, sonradan söylediği gibi "belki mantıkla, belki de içgüdüsüyle", ricat eden askerlere, "Düşmandan kaçılmaz!" dedi.
Erler, "Cephanemiz kalmadı," diye itiraz ettiler.
Mustafa Kemal, "Süngüleriniz var ya!" dedi. Süngü takıp yere yatmalarını emretti. Geriye bir subay göndererek kendi piyade erleriyle, mümkün olduğu kadar çok sayıda dağ topçusunun son hızla gelmesini söyledi. Arkadan, kendi anlattığı gibi, "Bizimkiler yere yatınca düşman da yere yattı. Böylece bir anlık bir zaman kazanmış olduk."
Bu bir anlık zamanda Anzakların geçirdikleri duraksama belki de yarımadanın kaderini tayin etti. Onların bu duraksaması sırasında 57. Alay yaklaşmaktaydı. Mustafa Kemal alayı doğruca savaşa sürdü. Kendisi atıyla en önde gidiyor ve askerleri sarsılmaz bir enerjiyle sırtın yukarısına gönderiyordu. Dağ bataryalarını sırta yerleştirirken topların yerlerine konmasına yardım etti. Harekâtı, kendi güvenliğine hiç önem vermeden, ufuk çizgisinin üstünde yönetiyordu. Verdiği bir günlük emirde, "Size ben taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum... Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimizi başka kuvvetler ve başka kumandanlar alabilir..." diyordu. Gerçekten