Lord Kinross’un bu eseri, Atatürk biyografilerinin en bilinenlerinden. Yabancı bir yazar gözüyle yazıldığı için eksikleri, önyargıları, yer yer romantikleştirmeleri var. Ama şunu kabul edelim ki, Cumhuriyet’in kuruluşunu dünyaya anlatan en geniş panoramalardan birini sunuyor.
İmparatorluk hasta yatağında can çekişirken, Anadolu’da direniş ruhu filizlenir. Çanakkale’den Sakarya’ya kadar Kurtuluş Mücadelesinde Mustafa Kemal’in askerî dehası, sadece bir savaşı değil, bir ulusun kaderini çevirir. Devrimler ise hilafetin kaldırılması, saltanatın tasfiyesi, kadın haklarından eğitim devrimlerine kadar bir zihniyet dönüşümüdür. Kinross, Atatürk kişiliğini ele alırken onun hem katı disiplinli, hem de halkla iç içe, moderniteye âşık bir lider portresi çizer.
Kitap Batılı bir gözüyle yazıldığı için kimi yerde “şarkiyatçı romantizm” seziliyor. Atatürk, sanki bir “Doğu mucizesi” gibi sunuluyor. Oysa mesele mucize değil, Türk milletinin örgütlü iradesi ve Atatürk’ün akılcı, devrimci çizgisidir. Kinross’un en değerli yanı ise Atatürk’ün şahsi dehasını, halkı peşinden sürükleme kudretiyle birleştirmesini göstermesi. Yani Atatürk’ün büyüklüğü sadece askerî başarılarda değil, ümmetten millete geçişi mümkün kılan zihinsel devrimdedir.
Atatürk’ün “halkçılık” anlayışı, Batılı gözlemciler için şaşırtıcıdır; çünkü daha düne kadar “tebaa” olan bir halk, kısa sürede yurttaş kimliğini kazanır. Hilafetin kaldırılması Batı’da “radikal” bulunurken, aslında Türk milletinin esaretten kurtuluşunun en mantıklı hamlesidir. Kadınlara verilen haklar, yalnızca sosyal değil, siyasal bir devrimdir: Türk kadını bir gecede “kul” olmaktan çıkıp, yurttaş kimliği kazanmıştır.
Bence, Kinross ne derse desin, mesele şu, Atatürk olmasaydı bu millet hâlâ Arap çöllerine zincirli kalacaktı. Osmanlı son döneminde