Ait olduğu yeri bulamamıştı çünkü. Kendini bulduğu her yere uyum sağlamış, işte ve eğlencede iyi olması sebebiyle, hakları için savaşma ve karşısındakinde saygı uyandırma isteği ve yeteneği sayesinde her zaman ve her yerde sevilen biri olmuştu. Ama hiçbir yere kök salamamıştı. Etrafındakileri memnun edecek kadar uyum sağlamış ama kendisi tatmin olamamıştı.
İnsanın arzu, inanç ve heyecanlarıyla dolu bir gerçekçiliğin peşindeydi. Hayatı, olduğu gibi, insanın ruhunu titreten, içine işleyen her şeyiyle birlikte yansıtmak istiyordu. 
İnsanın bir şey hakkındaki nihai bilgiyi asla elde edemeyeceğini; güzelliğin gizeminin hayatın gizeminden hiç de az olmadığını, hatta güzelliğin telleriyle hayatın iplerinin birlikte dokunduğunu; kendisinin de güneş ışığı, yıldıztozu ve harikalardan oluşan o akıl sır ermez dokunun küçücük bir parçasından başka bir şey olmadığını sevgili Spencer’ı sayesinde gayet iyi biliyordu. 
… Herhangi bir insanın istemli yaratısının sınırlarının ötesinde olduğunu bildiği böylesi kelime ve ifadelerin önünde saygıyla eğilir, onlara hayran olurdu. Temelini oluşturan ve onu mümkün kılan ilkeleri araştırmak amacıyla güzelliği onca teşrih etmiş olsa da, farkındaydı ki güzelliğin en derinlerine, kendisi ve insanoğlu tarafından hiçbir zaman tamamen nüfuz edilememiştir.