Kitap, Szymon’un kendine bir aile kabristanı yaptırma kararıyla açılır. Köylüler onunla dalga geçer, "Daha gençsin, ne bu acele?" derler. Ama Szymon için o mezar, hayattaki tüm karmaşadan sonra sığınacağı tek sabit yerdir. Bu bölümde Myśliwski, insanın ölüme bakışını çok samimi bir dille anlatır; ölüm korkulacak bir şey değil, hayatın düzgünce tamamlanması gereken son işidir.
Szymon’un çocukluğuna ve babasıyla olan ilişkisi, Toprağı sürmek, ekin ekmek sadece karın doyurmak değildir; bir kimlik meselesidir. Toprağın ne kadar inatçı olduğunu, insanın o toprağa nasıl şekil verdiğini ama toprağın da insanı nasıl yonttuğunu görürüz. Babasının sertliği ve toprağın sessizliği arasında büyüyen bir çocuğun gözünden dünyayı tanırız.
Diğer bölümde Szymon’un askerlik ve direniş yıllarına geçeriz. Ama buralar öyle kahramanlık destanları gibi anlatılmaz. Savaşın ne kadar kirli, yorucu ve insanı kendinden uzaklaştıran bir şey olduğunu hissederiz. Szymon’un hayatta kalma çabası, bazen bir parça ekmek için bazen de sadece bir anlık sessizlik içindir. Savaş, onun hayatındaki o sağlam duvarın ilk büyük çatlağıdır.
Şehir Hayatı ve "Beyefendi" Olma Çabası
Szymon bir dönem köyden çıkar, şehre gider, memur olur. Takım elbiseler giyer, "resmi" bir adam olmaya çalışır. Bu bölümler kitabın en trajikomik kısımlarıdır. Köylü ruhunun o dar takım elbiselere sığmayışını, bürokrasinin anlamsızlığını ve insanın özünden koptuğunda nasıl eğreti durduğunu okuruz. Aslında şehir, Szymon için bir "gurbet"ten fazlası değildir.
Motosikletiyle yaptığı o kaza Szymon’un fiziksel gücünü elinden alır. Yatağa çakılı kaldığı o uzun günler, onun asıl "anlatıcı" olduğu zamanlardır. Koşamadığı için hatırlar, yapamadığı için hayal eder. Bu bölüm, kitabın felsefesinin en derinleştiği yerdir: İnsan bedeni durduğunda,