Hausser'in, Hitler'in Harkov'u son adama kadar savunma kararına karşı koyup cezaların en ağırını göze alarak postlarımızı kurtardığı haberi çok geçmeden duyuldu. Komutası altındaki adamları umursayan bir lidere sahip olmak bizim için büyük bir ferahlıktı. Bizi, "sevinen Jungs", yani "oğullarını," yukarıdan gelen abes bir emir için asla feda etmeyeceğini biliyorduk.
Liebstandarte'de Drückeberger'e yani komutaları altındaki adamları tehlikeli vazifelere gönderirken, konforlu bir kışlada"kendilerinin"askeri başarılarıyla övünen "koltuk generallerine"yer yoktu.
GPU bürolarının içerisinde, beş yoldaşımızın cesetleri sedyelerin üstünde, sadece yüzlerinin açıkta kalacağı şekilde yatıyordu. Yüzlerindeki, ansızın gerçekleşen feci bir hadise sonucu muharebede ölen askerlerin ifadesi değil, mutlak bir çaresizlik ifadesiydi.
...
Handschuhe. "Piçler -kahrolası piçler,"diye hırladı eski tüfek.
Attığım birkaç adım beni grubun yamacına getirdi.
"Bizzat kendi gözlerimle gördüm,"diye devam etti
Araya girdim,"Handschuhe mi? O nedir?"
"Ah," dedi eski tüfek,"bu, Rusların bir SS yakaladıklarında eğlenmek için kullandıkları ufak bir uzmanlık alanı. Ellerini beyazlayana kadar kaynar suyun içinde tutarlar."sanki bir çift eldiveni çıkaracakmış gibi ellerini gösterdi."ardından bileğin çevresini keser ve deriyi çıkarırlar. Sana işkence etmekten sıkıldıklarındaysa -eğer şanslıysan-başının arkasına kurşunu sıkarlar. Fakat genellikle taşaklarından başlarlar. Veya seni kollarından bir ağaca asıp, kömüre dönene kadar ayaklarının altında Ateş yakarlar. Buna Stalinsocken diyorlar!"
Altüst olmuş yüzlerin yanından geçerken, 18 yaşlarındaki bir kız bohçasını yere bıraktı ve elini hünerle kullanıp ışıldayan siyah saçlarını bir kulağının arkasına attı."Gute Reise(Almanca iyi yolculuklar) " diye bağırdı elini sallayarak. Belki de bildiği bütün Almanca bundan ibaretti.
Kamyonun köşesinde oturan bir arkadaşımız, güneşten bronzlaşmış yüzünü aydınlatan kocaman ve parlak bir gülümsemeyle, "Danke,danke,"diye yanıtladı onu. Kamyonumuz mültecilerinin ilerleyişini düzenlemek üzere dikilen subayların yanından geçerken, kızı mümkün mertebe uzun bir süre boyunca görebilmek için boynunu uzatmış bir şekilde,"Tanrım, güzel kız," dedi.
Kızın sesini tekrar duymayı ummamıştım, lakin çığlıkları kamyon motorlarının homurtularını kolayca delip geçti. Ne olduğunu görmek için arkamıza dönüp ayağa kalktık.
Yoldaşlarımızdan biri öfkeyle, "Tanrı aşkına, o herif ne halt ediyor,"diye bağırdı.
Yürüyüş kolumuzun arka kısımlarında, kız kendini adamlarımızdan birinin elinden kurtarmak için mücadele ediyordu. Kargaşa nedeniyle alarma geçen subaylarımız, tabancalarının emniyetleri açılmış bir şekilde kıza doğru koştu. Kız, subayların yaklaştığından habersiz olan adamın ağırlığı altında çaresiz kalmış, adam onun elbiselerini yırtarken çığlık atıyordu.
Üç subay, Yunanistan harekatı'nda bulunduğunu sonradan öğrendiğim Liebstandarte askerini kızın üstünden alarak yere savurdu. Tabancanın birinden kurşunlar çınladı ve yerdeki adam hareketsiz kaldı. Subaylar yürüyüş kolunun başını çeken araçlarına hızla dönerlerken ağzımız açık kalmış, onlara bakıyorduk. Yolun kenarında çürümeye terk edilen adam artık içimizden biri değildi. Bu açıklama gerektirmeyen bir ders olmuştu.